İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 230 / 507
230

Evet bir hayat ki, vâcib bir vücûd Onun lâzımı ve ünvânıdır; elbette adem ve fenâ hiçbir cihetle Ona ârız olamaz. Evet bir hayat ki, bütün hayatlar mütemâdiyen Onun cilvesiyle zuhûra gelir ve bütün hakàik-ı sâbite-i kâinât Ona istinâd eder, Onunla kàimdir; elbette hiçbir cihetle fenâ ve zevâl Ona ârız olamaz. Evet bir hayat ki; onun bir lem'a-i cilvesi, ma'rûz-u fenâ ve zevâl olan eşya-yı kesîreye bir vahdet verip bekàya mazhar eder ve dağılmaktan kurtarır ve vücûdunu muhâfaza eder ve bir nev'i bekàya mazhar eder. Yani hayat; kesrete bir vahdet verir, ibkà eder. Hayat gitse; dağılır, fenâya gider. Elbette, öyle hadsiz lemeât-ı hayatiye, bir cilvesi olan Hayat-ı vâcibeye, zevâl ve fenâ yanaşamaz. Şu hakikate şâhid-i kàtı', şu kâinâtın zevâl ve fenâsıdır. Yani mevcûdât; vücûdlarıyla, hayatlarıyla nasıl ki O Hayy-ı Lâyemût’un hayatına ve o hayatın vücûb-u vücûduna delâlet ve şehâdet ederler (Hâşiye) [^1] , öyle de; mevtleriyle, zevâlleriyle o hayatın bekàsına, sermediyetine delâlet eder ve şehâdet ederler. Çünkü mevcûdât, zevâle gittikten sonra, arkalarında, yine kendileri gibi hayata mazhar olup yerlerine geldiklerinden gösteriyor ki; dâimî bir zîhayat var ki, mütemâdiyen cilve-i hayatı tazelendiriyor. Nasıl ki, güneşe karşı cereyan eden bir nehrin yüzünde kabarcıklar parlar gider. Gelenler aynı parlamayı gösterip, tâife tâife arkasında parlayıp sönüp gider. Bu sönmek, parlamak vaziyetiyle; yüksek, dâimî bir güneşin devamına delâlet ederler. Öyle de, şu mevcûdât-ı seyyâredeki hayat ve mevtin değişmeleri ve münâvebeleri, bir Hayy-ı Bâkî’nin, bekà ve devamına şehâdet ederler.

[^1]: (Hâşiye) Hazret-i İbrahim Aleyhisselâm'ın Nemrud'a karşı imâte ve ihyâda güneşin tulû' ve gurûbuna intikali, cüz'î imâte ve ihyâdan küllî imâte ve ihyâya intikaldir ve bir terakkîdir. O delilin en parlak ve en geniş dâiresini göstermektir. Yoksa bir kısım ehl-i tefsirin dedikleri gibi, hafî delili bırakıp, zâhir delile çıkmak değildir.

Evet şu mevcûdât âyinelerdir. Fakat, zulmet nura âyine olduğu gibi; hem karanlık ne derece şiddetli ise, o derece nurun parlamasını gösterdiği gibi, çok cihetlerle zıddiyet noktasında âyinedârlık ederler. Meselâ; nasıl ki mevcûdât acziyle kudret-i Sâni'a âyinedârlık eder, fakrıyla gınâsına âyinedâr olur, öyle de; fenâsıyla bekàsına âyinedârlık eder. Evet, zeminin yüzü ve yüzündeki eşcârın kıştaki vaziyet-i fakirâneleri ve baharda, şa'şaa-pâş olan servet ve gınâları gayet kat'î bir sûrette, bir Kadîr-i Mutlak ve Ganiyy-i ale'l-Itlâk’ın kudret ve rahmetine âyinedârlık eder. Evet bütün mevcûdât, güyâ lisân-ı hâl ile, Veysel-Karanî gibi şöyle münâcât ederler; derler ki:

“Yâ İlâhenâ! Rabbimiz Sensin! Çünkü biz abdiz. Nefsimizin terbiyesinden âciziz. Demek bizi terbiye eden Sensin!..

Hem Sensin Hàlık! Çünkü biz mahlûkuz; yapılıyoruz...

Hem Rezzâk Sensin! Çünkü biz rızka muhtacız; elimiz yetişmiyor. Demek bizi yapan ve rızkımızı veren Sensin...

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.