Bir meşelik gördüm ki, başları hep sivri. Onun altında bir mağara gördüm, içine girdim, altun dolu bir hazine gördüm. Acaba tâbiri nedir?”
Uyanık arkadaşı dedi: “Gördüğün süt denizi, şu ağaç çanaktır. O köprü de, şu kavalımızdır. O başı sivri meşelik de şu gevendir. O mağara da, şu küçük deliktir. İşte kazmayı getir, sana hazineyi de göstereceğim.” Kazmayı getirir. O gevenin altını kazdılar, ikisini de dünyada mes'ûd edecek altunları buldular.
İşte, yatan adamın gördüğü doğrudur, doğru görmüş, fakat rüyada iken ihâtasız olduğu için tâbirde hakkı olmadığından, âlem-i maddî ile âlem-i manevîyi birbirinden farketmediğinden, hükmü kısmen yanlıştır ki; “Ben hakîki maddî bir deniz gördüm.” der. Fakat uyanık adam, âlem-i misâl ile âlem-i maddîyi farkettiği için tâbirde hakkı vardır ki, dedi:
“Gördüğün doğrudur, fakat hakîki deniz değil; belki şu süt kâsemiz senin hayâline deniz gibi olmuş; kaval da köprü gibi olmuş ve hâkezâ...”
Demek oluyor ki; âlem-i maddî ile âlem-i rûhâniyi birbirinden farketmek lâzım gelir. Birbirine mezcedilse, hükümleri yanlış görünür. Meselâ senin dar bir odan var; fakat dört duvarını kapayacak dört büyük âyine konulmuş. Sen içine girdiğin vakit, o dar odayı bir meydân kadar geniş görürsün. Eğer desen; “Odamı geniş bir meydân kadar görüyorum.” doğru dersin. Eğer “Odam bir meydân kadar geniştir.” diye hükmetsen, yanlış edersin. Çünkü âlem-i misâli, âlem-i hakîkiye karıştırırsın.
İşte küre-i arzın tabakàt-ı seb'asına dair bazı ehl-i keşfin, Kitab ve Sünnetin mîzanıyla tartmadan beyân ettiği tasvirât, yalnız coğrafya nokta-i nazarındaki maddî vaziyetten ibaret değildir. Meselâ, demişler: “Bir tabaka-i arz, cin ve ifritlerindir. Binler sene genişliği var.” Hâlbuki bir-iki senede devredilen küremizde, o acîb tabakalar yerleşemez. Fakat âlem-i mânâ ve âlem-i misâlde ve âlem-i berzah ve ervâhta küremizi bir çamın çekirdeği hükmünde farzetsek, ondan temessül ve teşekkül eden misâlî şeceresi, o çekirdeğe nisbeten koca bir çam ağacı kadar olduğundan; bir kısım ehl-i şühûd, seyr-i rûhânilerinde, arzın tabakalarından bazılarını âlem-i misâlde pek çok geniş görüyorlar; binler sene bir mesâfe tuttuklarını görüyorlar. Gördükleri doğrudur; fakat âlem-i misâl sûreten âlem-i maddîye benzediği için, iki âlemi memzûc görüyorlar; öyle tâbir ediyorlar. Âlem-i sahveye döndükleri vakit, mîzansız olduğu için, meşhûdâtlarını aynen yazdıklarından hilâf-ı hakikat telâkki ediliyor.
Nasıl küçük bir âyinede büyük bir saray ile büyük bir bahçenin vücûd-u misâliyeleri onda yerleşir, öyle de; âlem-i maddînin bir senelik mesâfesinde, binler sene vüs'atinde vücûd-u misâli ve hakàik-ı maneviye yerleşir.
