Ehl-i Vahdetü'l-Vücûdun dedikleri gibi; mevcûdât, evhâm ve hayâlât değil. Görünen eşya dahi, Cenâb-ı Hakk’ın âsârıdır. “Heme Ost” değil, “Heme Ezost” dur. Yani: “Herşey o değil, belki herşey ondandır.” Çünkü hâdisât, ayn-ı kadîm olamaz. Şu mes'eleyi iki temsîl ile fehme takrib edeceğiz:
Birincisi: Meselâ bir pâdişah var. O pâdişahın hâkim-i âdil ismiyle bir adliye dâiresi var ki, o ismin cilvesini gösteriyor. Bir ismi de halifedir. Bir meşîhat ve bir ilmiye dâiresi, o ismin mazharıdır. Bir de kumandan-ı a'zam ismi var. O isim ile devâir-i askeriyede fa'âliyet gösterir. Ordu, o ismin mazharıdır. Şimdi biri çıksa dese ki: “O pâdişah, yalnız hâkim-i âdildir; devâir-i adliyeden başka dâire yok.” O vakit bilmecbûriye, adliye memurları içinde, hakîki değil itibarî bir sûrette, meşîhat dâiresindeki ulemânın evsâfını ve ahvâlini onlara tatbik edip, zıllî ve hayâlî bir tarzda, hakîki adliye içinde tebeî ve zıllî bir meşîhat dâiresi tasavvur edilir. Hem dâire-i askeriyeye ait ahvâl ve muâmelâtını, yine farazî bir tarzda, o memurîn-i adliye içinde itibar edip, gayr-ı hakîki bir dâire-i askeriye itibar edilir ve hâkezâ...
İşte şu hâlde, pâdişahın hakîki ismi ve hakîki hâkimiyeti, hâkim-i âdil ismidir ve adliyedeki hâkimiyettir. Halife, kumandan-ı a'zam, sultan gibi isimleri hakîki değiller, itibarîdirler. Hâlbuki pâdişahlık mâhiyeti ve saltanat hakikati, bütün isimleri hakîki olarak iktiza eder. Hakîki isimler ise, hakîki dâireleri istiyor ve iktiza ediyorlar.
İşte saltanat-ı Ulûhiyet; Rahmân, Rezzâk, Vehhâb, Hallâk, Fa'âl, Kerîm, Rahîm gibi pek çok esmâ-i mukaddeseyi hakîki olarak iktiza ediyor. O hakîki esmâ dahi, hakîki âyineleri iktiza ediyorlar.
Şimdi Ehl-i Vahdetü'l-Vücûd mâdem لاَ مَوْجُودَ اِلَّا هُوَ der, hakàik-ı eşyayı hayâl derecesine indirir. Cenâb-ı Hakk’ın Vâcibü'l-Vücûd ve Mevcûd ve Vâhid ve Ehad isimlerinin hakîki cilveleri ve dâireleri var. Belki âyineleri, dâireleri hakîki olmazsa; hayâlî, ademî dahi olsa, onlara zarar etmez. Belki vücûd-u hakîkinin âyinesinde vücûd rengi olmazsa, daha ziyâde sâfî ve parlak olur. Fakat; Rahmân, Rezzâk, Kahhâr, Cebbâr, Hallâk gibi isimleri ise, tecellîleri hakîki olmuyor, itibarî oluyor. Hâlbuki o esmâlar, “Mevcûd” ismi gibi hakikattirler, gölge olamazlar; aslîdirler, tebeî olamazlar.
İşte Sahâbe ve Asfiyâ-i Müçtehidîn ve Eimme-i Ehl-i Beyt, حَقَائِقُ الْاَشْيَاءِ ثَابِتَةٌ derler ki, Cenâb-ı Hakk’ın bütün esmâsıyla hakîki
