safvet-i İslâmiye adâlet-i mahzâya müsâid idi; fakat mürûr-u zamanla İslâmiyetleri zaîf muhtelif akvâm hayat-ı ictimâiye-i İslâmiyeye girdikleri için, adâlet-i mahzânın tatbikatı çok müşkül olduğundan, “ehvenü'ş-şerri ihtiyar” denilen adâlet-i nisbiye esâsı üzerine ictihâd ettiler. Münâkaşa-i ictihâdiye siyasete girdiği için muhârebeyi intac etmiştir. Mâdem sırf “Lillâh” için ve İslâmiyetin menâfi'i için ictihâd edilmiş ve ictihâttan muhârebe tevellüd etmiş; elbette hem kàtil, hem maktûl ikisi de ehl-i Cennettir.. ikisi de ehl-i sevâbdır diyebiliriz. Her ne kadar Hazret-i Ali’nin ictihâdı musîb ve mukâbilindekilerin hatâ ise de, yine azâba müstehak değiller. Çünkü ictihâd eden hakkı bulsa, iki sevâb var. Bulmazsa, bir nev'i ibâdet olan ictihâd sevâbı olarak bir sevâb alır. Hatâsından mâzûrdur.
Bizde gayet meşhûr ve sözü hüccet bir zât-ı muhakkìk Kürtçe demiş ki:
ژِى شَرِّ صَحَابَانْ مَكَه قَالُ وقِيـلْ لَوْ رَا جَنَّـتِيـنَه قَاتِلُ وهَـمْ قَتِـيلْ
Yani: Sahâbelerin muhârebesinde kıyl ü kal etme. Çünkü hem kàtil ve hem maktûl ikisi de ehl-i Cennettirler.
Adâlet-i mahzâ ile adâlet-i izafiyenin izâhı şudur ki:
﴿ مَنْ قَتَلَ نَفْسًا بِغَيْرِ نَفْسٍ اَوْ فَسَادٍ فِى الْاَرْضِ فَكَاَنَّمَا قَتَلَ النَّاسَ جَمِيعًا ﴾
Âyetin mânâ-yı işârîsiyle; bir masûmun hakkı, bütün halk için dahi ibtal edilmez. Bir ferd dahi, umumun selâmeti için fedâ edilmez.. Cenâb-ı Hakk’ın nazar-ı merhametinde hak haktır, küçüğüne büyüğüne bakılmaz. Küçük, büyük için ibtal edilmez. Bir cemâatin selâmeti için, bir ferdin rızâsı bulunmadan hayatı ve hakkı fedâ edilmez. Hamiyet nâmına rızâsıyla olsa, o başka mes'eledir.
“Adâlet-i izafiye” ise; küllün selâmeti için, cüz'ü fedâ eder. Cemâat için, ferdin hakkını nazara almaz. Ehvenü'ş-şer diye bir nev'i adâlet-i izafiyeyi yapmaya çalışır. Fakat, adâlet-i mahzâ kàbil-i tatbik ise, adâlet-i izafiyeye gidilmez; gidilse zulümdür.
İşte İmâm-ı Ali Radıyallahu Anh, adâlet-i mahzâyı “şeyheyn zamanındaki gibi kàbil-i tatbiktir” deyip, hilâfet-i İslâmiyeyi o esâs üzerine bina ediyordu. Mukâbilleri ve muârızları ise, “kàbil-i tatbik değil, çok müşkülâtı var” diye adâlet-i izafiye üzerine ictihâd etmişler. Tarihin gösterdiği sâir esbâb ise, hakîki sebeb değiller, bahânelerdir.
Eğer desen: “Hilâfet-i İslâmiye noktasında İmâm-ı Ali’nin fevkalâde iktidarı, hàrikulâde zekâsı ve yüksek liyâkatiyle beraber, seleflerine nisbeten muvaffakıyetsizliği nedendir?”
