karışsın. Risalelerde, yirmi yerde, kat'î hüccetlerle tesâdüfü ve tabiatı nefyetmişiz ve Kur'ân kılıncıyla i'dâm etmişiz; müdâhalelerini muhâl göstermişiz. Fakat, rubûbiyet-i âmmedeki dâire-i esbâb-ı zâhiriyede, ehl-i gafletin nazarında hikmeti ve sebebi bilinmeyen işlerde, tesâdüf nâmını vermişler. Ve hikmetleri ihâta edilmeyen bazı Ef'âl-i İlâhiyenin kanunlarını –tabiat perdesi altında gizlenmiş– görememişler, tabiata müracaat etmişler.
İkincisi, hususî rubûbiyetidir ve hàs iltifat ve imdâd-ı Rahmânîsidir ki, umumî kanunların tazyîkatı altında tahammül edemeyen ferdlerin imdâdına Rahmânürrahîm isimleri imdâda yetişirler, hususî bir sûrette muâvenet ederler, o tazyîkattan kurtarırlar. Onun için her zîhayat, hususan insan, her ânda Ondan istimdâd eder ve medet alabilir. İşte bu hususî rubûbiyetindeki ihsânatı, ehl-i gaflete karşı da tesâdüf altına gizlenmez ve tabiata havâle edilmez.
İşte bu sırra binâendir ki: “İ'câz-ı Kur'ân” ve “Mu'cizât-ı Ahmediye”deki işârât-ı gaybiyeyi, hususî bir işâret telâkki ve i'tikàd etmişiz. Ve bir imdâd-ı hususî ve muannidlere karşı kendini gösterecek bir inâyet-i hàssa olduğunu yakìn ettik. Ve sırf lillâh için ilân ettik. Kusur etmişsek Allah affetsin. Âmîn...
﴿ رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَا اِنْ نَسِينَا اَوْ اَخْطَاْنَا ﴾ ∗∗∗
