İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 363 / 507
363

Buna karşı deriz ki: Bir da'vâda iki şâhid-i sâdık kâfîdir. Bu da'vâmızdaki kasd ve irâdemiz taalluk etmeyerek, üç-dört sene sonra muttali' olduğumuza yüz şâhid-i sâdık bulunabilir. Bu münâsebetle bir nokta söyleyeceğim: Bu kerâmet-i i'câziye, Kur'ân-ı Hakîm belâğat cihetinde derece-i i'câzda olduğu nev'inden değildir. Çünkü, İ'câz-ı Kur'ânda, kudret-i beşer o yolda giderek, o dereceye yetişemiyor. Şu kerâmet-i i'câziye ise, kudret-i beşerle olamıyor; kudret, o işe karışamıyor. Karışsa sun'î olur bozulur. (Hâşiye) [^4]

[^4]:(Hâşiye) Ondokuzuncu Mektûb'un Onsekizinci İşâretinde bir nüshada, bir sahifede dokuz "Kur'ân" tevâfuk sûretinde bulunduğu hâlde birbirine hat çektik, mecmûunda "Muhammed" lafzı çıktı. O sahifenin mukâbilindeki sahifede sekiz "Kur'ân" tevâfukla beraber, mecmûunda Lafzullâh çıktı. Tevâfukâtta böyle bedî' şeyler çok var. Bu hâşiyenin meâlini gözümüzle gördük. Bekir, Tevfik, Süleyman, Gâlib, Said

Üçüncü Nükte: İşâret-i hàssa, işâret-i âmme münâsebetiyle bir sırr-ı dakîk-ı Rubûbiyet ve Rahmâniyete işâret edeceğiz:

Bir kardeşimin güzel bir sözü var. O sözü, bu mes'eleye mevzû edeceğim. Sözü de şudur ki; bir gün güzel bir tevâfukâtı ona gösterdim, dedi: “Güzel! Zâten her hakikat güzeldir. Fakat bu sözlerdeki tevâfukât ve muvaffakıyet daha güzeldir.” Ben de dedim: “Evet, herşey ya hakikaten güzeldir, ya bizzat güzeldir veya neticeleri itibariyle güzeldir. Ve bu güzellik, rubûbiyet-i âmmeye ve şümûl-ü rahmete ve tecellî-i âmmeye bakar. Dediğin gibi, bu muvaffakıyetteki işâret-i gaybiye daha güzeldir. Çünkü bu, rahmet-i hàssaya ve rubûbiyet-i hàssaya ve tecellî-i hàssaya bakar bir sûrettedir.” Bunu bir temsîl ile fehme takrib edeceğiz. Şöyle ki:

Bir pâdişahın umumî saltanatı ve kanunu ile, merhamet-i şâhânesi umum efrâd-ı millete teşmîl edilebilir. Her ferd, doğrudan doğruya o pâdişahın lütfuna, saltanatına mazhardır. O sûret-i umumiyede, efrâdın çok münâsebât-ı hususiyesi vardır. İkinci cihet, pâdişahın ihsânat-ı hususiyesidir ve evâmir-i hàssasıdır ki; umumî kanunun fevkınde, bir ferde ihsân eder, iltifat eder, emir verir.

İşte bu temsîl gibi; Zât-ı Vâcibü'l-Vücûd ve Hàlık-ı Hakîm ve Rahîm’in umumî rubûbiyet ve şümûl-ü rahmeti noktasında herşey hissedardır. Herşeyin hissesine isabet eden cihette, hususî Onunla münâsebetdârdır. Hem kudret ve irâde ve ilm-i muhîtiyle herşeye tasarrufâtı, herşeyin en cüz'î işlerine müdâhalesi, rubûbiyeti vardır. Herşey, her şe'ninde Ona muhtaçtır. Onun ilim ve hikmetiyle işleri görülür, tanzim edilir. Ne tabiatın haddi var ki, o dâire-i tasarruf-u rubûbiyetinde saklansın ve te'sir sâhibi olup müdâhale etsin ve ne de tesâdüfün hakkı var ki, o hassas mîzan-ı hikmet dâiresindeki işlerine

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.