İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 337 / 507
337

İşte yazdığımız risalelerde; ezcümle Yirmidördüncü Sözün Üçüncü Dalında Oniki Asıl ile ve Dördüncü Dalında ve Ondokuzuncu Mektûbun, vahyin taksimatına dair mukaddimesindeki bir esâsında tafsilâta iktifâen, burada icmâlen o hakikate bir işâret ederiz. Şöyle ki:

Melâike, insan gibi bir sûrete inhisar etmez; müşahhas iken, bir küllî hükmündedir. Hazret-i Azrâil Aleyhisselâm, kabz-ı ervâha müekkel olan melâikelerin nâzırıdır.

“Her ölünün rûhunu, Hazret-i Azrâil Aleyhisselâm mı bizzat kabzediyor? Yoksa avaneleri mi kabzediyorlar?”

Bu hususta üç meslek var:

Birinci Meslek: Azrâil Aleyhisselâm, herkesin rûhunu kabzeder. Bir iş bir işe mâni olmaz; çünkü nurânîdir. Nurânî bir şey, hadsiz âyineler vâsıtasıyla hadsiz yerlerde bizzat bulunabilir ve temessül eder. Nurânînin temessülâtı, o nurânî zâtın hàssasına mâliktir; onun aynı sayılır, gayrı değildir. Güneşin âyinelerdeki misâlleri, güneşin ziyâ ve harâretini gösterdiği gibi; melâike gibi rûhânilerin dahi, âlem-i misâlin ayrı ayrı âyinelerinde misâlleri; onların aynılarıdır, hàssalarını gösterirler. Fakat âyinelerin kàbiliyetine göre temessül ediyorlar. Nasıl ki Hazret-i Cebrâil Aleyhisselâm, bir vakitte Dihye sûretinde sahâbeler içinde göründüğü dakikada, binler yerde başka sûretlerde ve Arş-ı A'zam önünde, şarktan garba kadar geniş ve muhteşem kanatlarıyla secde ediyordu. Her yerde, o yerin kàbiliyetine göre temessülü varmış; bir ânda binler yerde bulunuyormuş.

İşte şu mesleğe göre; kabz-ı rûh vaktinde, insanın âyinesine temessül eden Melekü'l-mevtin insanî ve cüz'î bir misâli, Hazret-i Mûsa Aleyhisselâm gibi bir ulü'l-azm ve celâlli ve hiddetli bir zâtın tokadına ma'rûz olmak ve o misâlî Melekü'l-mevtin libâsı hükmündeki sûret-i misâliyesindeki gözünü çıkarmak; ne muhâldir, ne fevkalâdedir, ne de gayr-ı ma'kuldür.

İkinci Meslek: Odur ki: Hazret-i Cebrâil, Mîkâil, Azrâil gibi melâike-i izâm, birer nâzır-ı umumî hükmünde, kendi nev'ilerinden ve kendilerine benzer küçük tarzda avaneleri vardır. Ve o muâvinler, envâ'-ı mahlûkata göre ayrı ayrıdırlar. Sulehânın ervâhını kabzeden başkadır; ehl-i şekàvetin ervâhını kabzeden yine başkadır. (Hâşiye) [^1] Nasıl ki:

[^1]: (Hâşiye) Bizde, "Seydâ" lakabıyla meşhûr bir veli-yi azîm, sekerâtta iken, ervâh-ı evliyânın kabzına müekkel Melekü'l-mevt gelmiş. Seydâ, bağırarak demiş ki: "Ben talebe-i ulûmu çok sevdiğim için, talebe-i ulûmun kabz-ı ervâhına müekkel mahsûs tâife rûhumu kabzetsin!" diye Dergâh-ı İlâhiyeye ricâ etmiş. Yanında oturanlar bu vak'aya şâhid olmuşlar.

﴾ وَالنَّازِعَاتِ غَرْقًا ❀ وَالنَّاشِطَاتِ نَشْطًا ﴿ âyeti işâret ediyor ki: “Kabz-ı ervâh eden, tâife tâifedir.” Bu mesleğe göre, Hazret-i Mûsa Aleyhisselâm,

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.