İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 301 / 507
301

ve envârının zıddıyla muttasıf tasavvur edip –hâşâ, hâşâ!– tasnîât ve iftiraların mecmuası nazarıyla bakmak, sofestâileri ve şeytanları dahi utandıracak ve titretecek şeni' bir hezeyan-ı küfrî olmakla beraber; izhâr ettiği din ve Şerîat-ı İslâmiyenin şehâdetiyle ve müddet-i hayatında gösterdiği bil'ittifak fevkalâde takvâsının ve hàlis ve sâfî ubûdiyetinin delâletiyle ve bil'ittifak kendinde göründüğü ahlâk-ı hasenesinin iktizasıyla ve yetiştirdiği bütün ehl-i hakikatin ve sâhib-i kemâlâtın tasdikiyle; en mûtekid, en metîn, en emin, en sâdık bir Zâtı –hâşâ, sümme hâşâ, yüzbin kere hâşâ!– i'tikàdsız, en emniyetsiz, Allah’tan korkmaz, yalandan çekinmez bir vaziyette farzedip, muhâlâtın en çirkin ve menfûr bir sûretini ve dalâletin en zulümlü ve zulümâtlı bir tarzını irtikâb etmek lâzımgelir.

Elhâsıl: –Ondokuzuncu Mektûbun Onsekizinci İşâreti’nde denildiği gibi– Nasıl kulaklı âmî tabakası i'câz-ı Kur'ân fehminde demiş: “Kur'ân, bütün dinlediğim ve dünyada mevcûd kitaplara kıyâs edilse, hiçbirisine benzemiyor ve onların derecesinde değildir.” Öyle ise, ya Kur'ân umumun altındadır veya umumun fevkınde bir derecesi vardır. Umumun altındaki şık ise; muhâl olmakla beraber, hiçbir düşman, hattâ şeytan dahi diyemez ve kabûl etmez. Öyle ise Kur'ân, umum kitapların fevkındedir, öyle ise mu'cizedir. Aynen öyle de; biz de ilm-i usûl ve fenn-i mantıkça, “sebr ve taksim” denilen en kat'î hüccetle deriz:

Ey Şeytan ve Ey Şeytanın şâkirdleri! Kur'ân ya Arş-ı A'zamdan ve İsm-i A'zamdan gelmiş bir Kelâmullâh’tır veyâhut –hâşâ, sümme hâşâ, yüzbin kere hâşâ!– yerde, Allah’tan korkmaz ve Allah’ı bilmez, i'tikàdsız bir beşerin düzmesidir. Bu ise, ey şeytan! Sâbık hüccetlere karşı, bunu sen diyemezsin ve diyemezdin ve diyemeyeceksin. Öyle ise, bizzarûre ve bilâ-şübhe, Kur'ân, Hàlık-ı Kâinâtın kelâmıdır. Çünkü, ortası yoktur ve muhâldir ve olamaz. Nasıl ki kat'î bir sûrette isbât ettik; sen de gördün ve dinledin.

Hem, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm; ya Resûlullâhdır ve bütün resûllerin ekmeli ve bütün mahlûkatın efdalidir veyâhut –hâşâ, yüzbin defa hâşâ!– Allah’a iftira ettiği ve Allah’ı bilmediği ve azâbına inanmadığı için, i'tikàdsız, esfel-i sâfilîne sukùt etmiş bir beşer farzetmek (Hâşiye) [^1] lâzım gelir. Bu ise ey İblis! Ne sen ve ne de güvendiğin Avrupa feylesofları ve Asya münâfıkları bunu diyemezsiniz ve diyememişsiniz ve diyemeyeceksiniz ve dememişsiniz ve demeyeceksiniz. Çünkü, bu şıkkı dinleyecek ve kabûl edecek, dünyada yoktur. Onun içindir ki,

[^1]: (Hâşiye) Kur'ân-ı Hakîm, kâfirlerin küfriyâtlarını ve galiz tâbiratlarını ibtal etmek için zikrettiğine istinâden, ehl-i dalâletin fikr-i küfrîlerinin bütün bütün muhâliyetini ve bütün bütün çürüklüğünü göstermek için, şu tâbiratı farz-ı muhâl sûretinde titreyerek kullanmağa mecbur oldum.

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.