Sâlisen: Hem Kur'ânı beşer kelâmı farzetmek; lâzımgelir ki: Âsârıyla, te'sirâtıyla, netâiciyle, âlem-i insaniyetin bilmüşâhede en rûhlu ve hayat-feşân, en hakikatli ve saâdet-resân, en cem'iyetli ve mu'ciz-beyân àlî meziyetleriyle yaldızlı bir Furkànın gizli hakikati; – hâşâ! – muâvenetsiz, ilimsiz bir tek insanın fikrinin tasnîâtı olsun.. yakınında Onu temâşâ eden ve merakla dikkat eden büyük zekâlar, ulvî dehâlar; Onda hiçbir zaman, hiçbir cihette sahtekârlık ve tasannu' eserini görmesin.. dâima ciddiyeti, samîmiyeti, ihlâsı bulsun!.. Bu ise yüz derece muhâl olmakla beraber; bütün ahvâliyle, akvâliyle, harekâtıyla bütün hayatında emâneti, îmânı, emniyeti, ihlâsı, ciddiyeti, istikameti gösteren ve ders veren ve sıddıkînleri yetiştiren en yüksek, en parlak, en àlî haslet telâkki edilen ve kabûl edilen bir Zâtı; en emniyetsiz, en ihlâssız, en i'tikàdsız farzetmekle, muzâaf bir muhâli vâki görmek gibi, şeytanı dahi utandıracak bir hezeyan-ı fikrîdir.
Çünkü şu mes'elenin ortası yoktur. Zîra, farz-ı muhâl olarak; Kur'ân, “Kelâmullâh” olmazsa; Arştan ferşe düşer gibi sukùt eder, ortada kalmaz; mecma'-ı hakàik iken, menba'-ı hurâfât olur. Ve o hàrika fermânı gösteren Zât –hâşâ sümme hâşâ– eğer Resûlullâh olmazsa; a'lâ-yı illiyînden, esfel-i sâfilîne sukùt etmek ve menba'-ı kemâlât derecesinden, mâden-i desâis makamına düşmek lâzım gelir, ortada kalamaz. Zîra Allah nâmına iftira eden, yalan söyleyen; en ednâ bir dereceye düşer. Bir sineği dâimî bir sûrette tavus görmek ve tavusun büyük evsâfını onda her vakit müşâhede etmek ne kadar muhâl ise, şu mes'ele de öyle muhâldir. Fıtraten akılsız, sarhoş bir divâne lâzım ki buna ihtimal versin!..
Râbian: Hem Kur'ânı, kelâm-ı beşer farzetmek; lâzımgelir ki: Benî Âdem’in en büyük ve muhteşem ordusu olan Ümmet-i Muhammediye’nin (A.S.M.) mukaddes bir kumandanı olan Kur'ân; bilmüşâhede kuvvetli kanunlarıyla, esâslı düsturlarıyla, nâfiz emirleriyle o pek büyük orduyu iki cihanı fethedecek bir derecede bir intizam verdiği ve bir inzibat altına aldığı ve maddî ve manevî techiz ettiği ve umum efrâdın derecâtına göre akıllarını ta'lim ve kalblerini terbiye ve rûhlarını teshìr ve vicdânlarını tathîr, a'zâ ve cevârihlerini istimâl ve istihdam ettiği hâlde –hâşâ yüzbin hâşâ!– kuvvetsiz, kıymetsiz, asılsız bir düzme farzedip, yüz derece muhâli kabûl etmek lâzım gelmekle beraber; müddet-i hayatında ciddi harekâtıyla Hakk’ın kanunlarını Benî Âdem’e ders veren ve samîmî ef'âliyle hakikatin düsturlarını beşere ta'lim eden ve hàlis ve ma'kul akvâliyle, istikametin ve saâdetin usûllerini gösteren ve te'sis eden ve bütün tarihçe-i hayatının şehâdetiyle, Allah’ın azâbından çok havf eden ve herkesten ziyâde Allah’ı bilen ve bildiren ve nev'-i beşerin beşten birisine ve küre-i arzın yarısına, bin üçyüzelli sene kemâl-i haşmetle kumandanlık eden ve cihanı velveleye veren şöhret-şiâr şuûnâtıyla nev'-i beşerin, belki kâinâtın elhak medâr-ı fahri olan bir Zâtı –hâşâ, yüzbin defa hâşâ!–
