ve ehl-i îmânın en ziyâde hürmet ve merhamete şâyân aceze, alîl ihtiyareler; ve alîl ihtiyarların içinde şefkat ve hizmet ve muhabbete en ziyâde lâyık ve müstehak bulunan akrabalar; ve akrabaların içinde dahi en hakîki dost ve en sâdık muhib olan peder ve vâlide; ihtiyarlık hâlinde bir hânede bulunsa, ne derece vesile-i bereket ve vâsıta-i rahmet ve لَوْ لَا الشُّيُوخُ الرُّكَّعُ لَصُبَّ عَلَيْكُمُ الْبَلَاءُ صَبًّا sırrıyla, yani: “Beli bükülmüş ihtiyarlarınız olmasa idi, belâlar sel gibi üstünüze dökülecekti.” ne derece sebeb-i def'-i musîbet olduklarını sen kıyâs eyle.
İşte ey insan! Aklını başına al. Eğer sen ölmezsen, ihtiyar olacaksın... اَلْجَزَاءُ مِنْ جِنْسِ الْعَمَلِ sırrıyla, sen vâlideynine hürmet etmezsen, senin evlâdın dahi sana hürmet etmeyecektir. Eğer âhiretini seversen, işte sana mühim bir define, onlara hizmet et, rızâlarını tahsil eyle. Eğer dünyayı seversen, yine onları memnun et ki, onların yüzünden hayatın rahatlı ve rızkın bereketli geçsin. Yoksa onları istiskàl etmek, ölümlerini temennî etmek ve onların nâzik ve serîü't-teessür kalblerini rencîde etmek ile ﴾ خَسِرَ الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةَ ﴿ sırrına mazhar olursun. Eğer Rahmet-i Rahmân istersen, o Rahmân’ın vedîalarına ve senin hânendeki emânetlerine rahmet et.
Âhiret kardeşlerimden Mustafa Çavuş isminde bir zât vardı. Dininde, dünyasında muvaffakıyetli görüyordum. Sırrını bilmezdim. Sonra anladım ki, o muvaffakıyetin sebebi; o zât ise, ihtiyar peder ve vâlidelerinin haklarını anlamış ve o hukuka tam riâyet etmiş ve onların yüzünden rahat ve rahmet bulmuş. İnşâallâh âhiretini de tamir etmiş. Bahtiyar olmak isteyen ona benzemeli...
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى مَنْ قَالَ اَلْجَنَّةُ تَحْتَ اَقْدَامِ الْاُمَّهَاتِ وَعَلٰى آلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَعِينَ
﴿ سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ ﴾ ∗∗∗
