İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 206 / 507
206

beraber beyân edildiğinden onları ona havâle ederek dedi ki: “Bu kadar ahlâk-ı hasene ve kemâlâtla beraber bu kadar mu'cizât-ı bâhiresi bulunan bir Zât elbette en doğru sözlüdür. Ahlâksızların işi olan hileye, yalana, yanlışa tenezzül etmesi kàbil değil.”

İkincisi: Elinde, bu kâinât sâhibinin bir fermânı bulunduğu ve o fermânı her asırda üçyüz milyondan ziyâde insanların onu kabûl ve tasdik ettikleri ve o fermân olan Kur'ân-ı Azîmü'ş-Şân’ın, yedi vecihle hàrika olmasıdır. Ve bu Kur'ânın, kırk vecihle mu'cize olduğunu ve Kâinât Hàlık’ının sözü bulunduğunu, kuvvetli delilleriyle beraber Yirmibeşinci Söz Mu'cizât-ı Kur'âniye nâmında ve Risale-i Nurun bir güneşi olan meşhûr bir risalede tafsîlen beyân edilmesinden, onu, ona havâle ederek dedi: “Böyle ayn-ı hak ve hakikat bir fermânın tercümânı ve tebliğ edicisi bir Zâtta (A.S.M.), fermâna cinayet ve fermân sâhibine hıyânet hükmünde olan yalan olamaz ve bulunamaz.”

Üçüncüsü: O Zât (A.S.M.), öyle bir Şerîat, bir İslâmiyet, bir ubûdiyet, bir duâ, bir dâvet, bir îmân ile meydâna çıkmış ki; onların ne misli var ne de olur. Ve onlardan daha mükemmel, ne bulunmuş ve ne de bulunur. Çünkü: Ümmî bir Zâtta zuhûr eden o Şerîat, ondört asrı ve nev'-i beşerin humsunu, âdilâne, hakkâniyet üzere, müdakkikàne hadsiz kanunlarıyla idare etmesi emsâl kabûl etmez.

Hem, ümmî bir Zâtın ef'âl ve akvâl ve ahvâlinden çıkan İslâmiyet, her asırda, üçyüz milyon insanın rehberi ve merci'i ve akıllarının muallimi ve mürşidi ve kalblerinin münevviri ve musaffisi ve nefislerinin mürebbîsi ve müzekkîsi ve rûhlarının medâr-ı inkişafatı ve mâden-i terakkiyâtı olması cihetiyle, misli olamaz ve olamamış.

Hem, dininde bulunan bütün ibâdâtın bütün envâ'ında en ileri olması ve herkesten ziyâde takvâda bulunması ve Allah’tan korkması ve fevkalâde dâimî mücâhedât ve dağdağalar içinde tam tamına ubûdiyetin en ince esrârına kadar mürâatı ve hiç kimseyi taklid etmeyerek tam mânâsıyla mübtediyâne fakat mükemmel olarak, ibtidâ ve intihayı birleştirerek yapması; elbette misli görülmez ve görülmemiş.

Hem binler duâ ve münâcâtlarından yalnız Cevşenü'l-Kebîr ile, öyle bir mârifet-i Rabbâniye ile, öyle bir derecede Rabbini tavsif ediyor ki; o zamandan beri gelen ehl-i mârifet ve ehl-i velâyet, telâhuk-u efkâr ile beraber, ne o mertebe-i mârifete ve ne de o derece-i tavsife yetişememeleri gösteriyor ki; duâda dahi onun misli yoktur. Risale-i Münâcâtın başında, Cevşenü'l-Kebîr’in doksandokuz fıkrasından bir fıkranın kısacık bir meâlinin beyân edildiği yere bakan adam, Cevşenin dahi misli yoktur diyecek.

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.