İşte böyle bir Sultan’a ubûdiyet ve îmânla intisab etmek ve şu dünyada ona misâfir olmak, ne kadar àlî bir saâdet; ne derece büyük bir şeref olduğunu kıyâs et.
Sonra Kamere baktım;
﴾ وَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ حَتَّى عَادَ كَالْعُرْجُونِ الْقَدِيمِ ﴿ âyetinin gayet parlak bir nur-u i'câzı ifâde ettiğini gördüm. Evet, Kamerin takdiri ve tedvîri ve tedbir ve tenviri ve zemine ve güneşe karşı gayet dakîk bir hesabla vaziyetleri, o kadar hayret-fezâ, o derece hàrikadır ki, onu öyle tanzim eden ve takdir eden bir Kadîr’e hiçbir şey ağır gelmez. “Onu öyle yapan herşeyi yapabilir” fikrini, temâşâ eden herbir zîşuûra ders verir. Hem öyle bir tarzda güneşi takib ediyor ki, bir sâniye kadar yolunu şaşırmıyor.. zerre kadar vazifesinden geri kalmıyor. Dikkatle bakana; سُبْحَانَ مَنْ تَحَيَّرَ فِى صُنْعِهِ الْعُقُولُ dedirtiyor.
Hususan Mayıs’ın âhirinde olduğu gibi, bazı vakitte ince hilâl şeklinde Süreyyâ menziline girdiği vakit, hurma ağacının eğilmiş beyaz bir dalı sûretini ve Süreyyâ bir salkım sûretini gösterdiğinden, o yeşil semâ perdesi arkasında, hayâle nurânî büyük bir ağacın vücûdunu tahayyül ettirir. Güyâ, o ağaçtan bir dalının bir sivri ucu, o perdeyi delmiş, bir salkımıyla beraber başını çıkarmış, Süreyyâ ve hilâl olmuş ve sâir yıldızlar da o gaybî ağacın meyveleri olduğunu hayâle telkin eder.
İşte ﴾ كَالْعُرْجُونِ الْقَدِيمِ ﴿ teşbihinin letâfetini, belâğatını gör.
Sonra ﴾ هُوَ الَّذِى جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ ذَلُولاً فَامْشُوا فِى مَنَاكِبِهَا ﴿ âyeti hâtırıma geldi ki, Zemin, musahhar bir sefîne, bir merkûb olduğunu işâret ediyor. O işâretten kendimi fezâ-yı kâinâtta sür'atle seyahat eden pek büyük bir geminin yüksek bir mevkiinde gördüm. At ve gemi gibi bir merkûbe binildiği zaman, kırâati sünnet olan ﴾ سُبْحَانَ الَّذِى سَخَّرَ لَنَا هٰذَا وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَ ﴿ âyetini okudum.
Hem gördüm ki; Küre-i Arz, şu hareketle, sinema levhalarını gösteren bir makine vaziyetini aldı; bütün semâvâtı harekete getirdi, bütün yıldızları muhteşem bir ordu gibi sevke başladı. Öyle şirin ve yüksek manzaraları gösterdi ki, ehl-i fikri mest ve hayran eder. “Fesübhânallâh!” dedim; ne kadar az bir masrafla, ne kadar çok ve büyük ve garîb ve acîb, àlî ve gâlî işler görülüyor. Bu noktadan iki nükte-i îmâniye hâtıra geldi:
Birincisi: Birkaç gün evvel bir misâfirim bana suâl etti. O şübheli suâlin esâsı şudur:
