Hem adem-i mutlak zâten yoktur; çünkü bir ilm-i muhît var. Hem dâire ilm-i İlâhînin harici yok ki, bir şey ona atılsın. Dâire-i ilim içinde bulunan adem ise, adem-i haricîdir ve vücûd-u ilmîye perde olmuş bir ünvândır. Hattâ bu mevcûdât-ı ilmiyeye bazı ehl-i tahkîk “A'yân-ı Sâbite” tâbir etmişler. Öyle ise, fenâya gitmek, muvakkaten haricî libâsını çıkarıp, vücûd-u manevîye ve ilmîye girmektir. Yani hêlik ve fânî olanlar; vücûd-u haricîyi bırakıp, mâhiyetleri bir vücûd-u manevî giyer, dâire-i kudretten çıkıp dâire-i ilme girer.
İkincisi: Çok sözlerde izâh ettiğimiz gibi: Herşey, mânâ-yı ismiyle ve kendine bakan vecihte hiçtir. Kendi zâtında müstakil ve bizâtihi sâbit bir vücûdu yok. Ve yalnız kendi başıyla kàim bir hakikati yok. Fakat Cenâb-ı Hakk’a bakan vecihte ise; yani mânâ-yı harfiyle olsa, hiç değil; çünkü onda cilvesi görünen esmâ-i bâkiye var. Ma'dûm değil; çünkü sermedî bir vücûdun gölgesini taşıyor. Hakikati vardır, sâbittir, hem yüksektir; çünkü mazhar olduğu bâkî bir ismin sâbit bir nev'i gölgesidir.
Hem ﴾ كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ ﴿ insanın elini mâsivâdan kesmek için bir kılınçtır ki; o da Cenâb-ı Hakk’ın hesabına olmayan fânî dünyada, fânî şeylere karşı alâkaları kesmek için; hükmü, dünyadaki fâniyâta bakar. Demek Allah hesabına olsa, mânâ-yı harfiyle olsa, livechillâh olsa; mâsivâya girmez ki, ﴾ كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ ﴿ kılıncıyla başı kesilsin.
Elhâsıl: Eğer Allah için olsa, Allah’ı bulsa; gayr kalmaz ki, başı kesilsin. Eğer Allah’ı bulmazsa ve hesabıyla bakmazsa, herşey gayrdır.
﴾ كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ ﴿ kılıncını istimâl etmeli, perdeyi yırtmalı, tâ Onu bulmalı!..
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Said Nursî ∗∗∗
