ve karye ve şehirlerde – hizmet-i îmâniye itibariyle – âdeta birer gizli kutub gibi, mü'minlerin manevî birer nokta-i istinâdı olarak, bilinmedikleri ve görünmedikleri ve görüşülmedikleri hâlde, kuvve-i maneviye-i i'tikàdları cesur birer zâbit gibi; kuvve-i maneviyeyi, ehl-i îmânın kalblerine verip, mü'minlere ma'nen mukâvemet ve cesâret veriyorlar.
Eğer bir muannid tarafından denilse: “Hazret-i İmâm-ı Ali Radıyallahu Anh, bu umum mecâzî mânâları irâde etmemiş.” Biz de deriz ki: Farazâ, Hazret-i İmâm-ı Ali Radıyallahu Anh irâde etmezse, fakat kelâmı delâlet eder ve karînelerin kuvvetiyle, işârî ve zımnî delâletle mânâları içine dâhil eder. Hem mâdem o mecâzî mânâ ve işârî mefhûmlar haktır, doğrudur ve vâkıa mutâbıktır ve bu iltifata lâyıktır ve karîneleri kuvvetlidir; elbette Hazret-i İmâm-ı Ali Radıyallahu Anh’ın, böyle bütün işârî mânâları irâde edecek küllî bir teveccühü farazâ bulunmazsa; Celcelûtiye vahiy olmak cihetiyle hakîki sâhibi, Hazret-i İmâm-ı Ali Radıyallahu Anh’ın Üstadı olan Peygamber-i Zîşan Aleyhissalâtü Vesselâm’ın küllî teveccühü ve Üstadının Üstad-ı Zülcelâl’inin ihâtalı ilmi onlara bakar, irâde dâiresine alır. Bu hususta kat'î ve yakìn derecesindeki kanâatimin bir sebebi şudur ki: Müşkülât-ı azîme içinde, El-Âyetü'l-Kübrâ’nın tefsir-i ekberi olan Yedinci Şuâı yazmakta çok zahmet çektiğimden, bir kudsî tesellî ve teşvike cidden çok muhtaç idim. Şimdiye kadar mükerrer tecrübelerle bu gibi hâletlerimde, inâyet-i İlâhiye imdâdıma yetişiyordu. Risaleyi bitirdiğim aynı vakitte – hiç hâtırıma gelmediği hâlde – birden bu kerâmet-i Aleviyenin zuhûru, bende hiçbir şübhe bırakmadı ki; bu dahi benim imdâdıma gelen sâir inâyet-i İlâhiye gibi, Rabb-i Rahîmin bir inâyetidir. İnâyet ise aldatmaz, hakikatsiz olmaz...
Said Nursî ∗∗∗
