İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 368 / 507
368

Yeni, acemî bir müstensihin yazısında, beş sahife müstesnâ, mütebâki ikiyüzden fazla salavât-ı şerîfe birbirine muvâzi olarak bakıyorlar.

Şu tevâfukât ise; şuûrsuz yalnız on adedde bir-iki tevâfuka sebeb olabilen tesâdüfün işi olmadığı gibi, san'atta mehâretsiz, yalnız mânâya hasr-ı nazar ederek gayet sür'atle bir-iki saatte otuz-kırk sahifeyi te'lif eden ve kendi yazmayan ve yazdıran benim gibi bir bîçârenin düşünüşü dahi elbette değildir.

İşte altı sene sonra, yine Kur'ânın irşadıyla ve İşârâtü'l-İ'câz olan tefsirin dokuz اِنَّا nın tevâfuk sûretiyle gelen irşadıyla sonra muttali' olmuşum. Müstensihler ise, benden işittikleri vakit hayret içinde hayrette kaldılar. Nasıl ki lafz-ı Resûl-i Ekrem ve lafz-ı salavât, Ondokuzuncu Mektûb’da, Mu'cizât-ı Ahmediye’nin bir nev'inin, bir nev'i küçük âyinesi hükmüne geçti, öyle de; Yirmibeşinci Söz olan i'câz-ı Kur'ânda ve Ondokuzuncu Mektûbun Onsekizinci İşâretinde lafz-ı Kur'ân dahi; kırk tabakadan, yalnız gözüne i'timâd eden tabakasına karşı, bir nev'i mu'cizât-ı Kur'âniyenin, o nev'in kırk cüz'ünden bir cüz'ü tevâfukât-ı gaybiye sûretinde bütün risalelerde tecellî etmekle beraber, o cüz'ün kırk cüz'ünden bir cüz'ü, lafz-ı Kur'ân içinde tezâhür etmiş. Şöyle ki:

Yirmibeşinci Söz’de ve Ondokuzuncu Mektûb’un Onsekizinci İşâretinde; yüz defa “Kur'ân” lafzı tekerrür etmiş; pek nâdir olarak bir-iki kelime haric kalmış, mütebâkisi, bütün birbirine bakıyor... İşte meselâ, İkinci Şuâ’nın kırküçüncü sahifesinde yedi “Kur'ân” lafzı var, birbirine bakıyor. Ve sahife ellialtıda; sekizi birbirine bakıyor, yalnız dokuzuncu müstesnâ kalmış. İşte şu –şimdi gözümüzün önünde– altmışdokuzuncu sahifedeki beş lafz-ı Kur'ân, birbirine bakıyor. Ve hâkezâ... Bütün sahifelerde gelen mükerrer lafz-ı Kur'ân birbirine bakıyor. Pek nâdir olarak, beş-altı taneden bir tane haric kalıyor. Sâir tevâfukât ise –işte gözümüzün önünde– sahife otuzüçte, onbeş aded اَمْ lafzı var; ondördü birbirine bakıyor. Hem gözümüzün önünde şu sahifede dokuz “îmân” lafzı var, birbirine bakıyor; yalnız birisi, müstensihin fâsıla vermesiyle az inhiraf etmiş. Hem şu –gözümüzün önündeki– sahifede iki “mahbûb” var; biri üçüncü satırda, biri onbeşinci satırdadır; kemâl-i mîzanla birbirine bakıyor. Onların ortasında dört “aşk” dizilmiş, birbirine bakıyorlar. Daha sâir tevâfukât-ı gaybiye bunlara kıyâs edilsin... Hangi müstensih olursa olsun; satırları, sahifeleri ne şekilde olursa olsun; alâ-külli hâl, bu tevâfukât-ı gaybiye öyle bir derecede var ki; şübhe bırakmıyor ki, ne tesâdüfün işi ve ne de müellifin ve müstensihlerin düşünüşüdür. Fakat bazı hatta daha ziyâde tevâfukât göze çarpıyor. Demek, şu risalelere mahsûs bir hatt-ı hakîki vardır. Bazıları, o hatta yakınlaşıyor. Garâibdendir ki, en mâhir müstensihlerin

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.