şerlerini def'etmek için, Cenâb-ı Hakk’a havâle ediyorum. Zâten sebeb-i tehcir olan hâdiseyi çıkaranlar, şimdi memleketlerindedirler. Ve kuvvetli rüesâlar, aşâirlerin başındadırlar. Herkes terhis edildi. Başlarını yesin; dünyalarıyla alâkam olmadığı hâlde beni ve iki zât-ı âheri müstesnâ bıraktılar. Buna da peki dedim. Fakat o zâtlardan birisi, bir yere müftü nasbolunmuş, memleketinden başka her tarafı geziyor ve Ankara’ya da gidiyor. Diğeri, İstanbul’da kırk binler hemşehrileri içinde ve herkesle görüşebilir bir vaziyette bırakılmış. Hâlbuki bu iki zât; benim gibi kimsesiz, yalnız değiller; mâşâallâh büyük nüfûzları var. Hem... Hem.... Hâlbuki, beni bir köye sokmuşlar; en vicdânsız insanlarla beni sıkıştırmışlar. Yirmi dakikalık bir köye altı senede iki defa gidebildiğim gibi, o köye gitmek ve birkaç gün tebdil-i hava için ruhsat verilmediği bir derecede beni, muzâaf bir istibdâd altında eziyorlar. Hâlbuki bir hükûmet ne şekilde olursa olsun, kanunu bir olur. Köyler ve şahıslara göre ayrı ayrı kanun olmaz. Demek hakkımdaki kanun, kanunsuzluktur. Buradaki memurlar; nüfûz-u hükûmeti, ağrâz-ı şahsiyede istimâl ediyorlar.
Fakat, Cenâb-ı Erhamürrâhimîn’e yüzbinler şükür ediyorum ve tahdîs-i ni'met sûretinde derim ki: Bütün onların bu tazyîkat ve istibdâdları; envâr-ı Kur'âniyeyi ışıklandıran gayret ve himmet ateşine, odun parçaları hükmüne geçiyor; iş'âl ediyor, parlatıyor. Ve o tazyîkleri gören ve gayretin harâretiyle inbisat eden o envâr-ı Kur'âniye, Barla yerine bu vilâyeti, belki ekser memleketi bir medrese hükmüne getirdi. Onlar, beni bir köyde mahpus zannediyor. Zındıkların rağmına olarak, bil'akis Barla, kürsî-i ders olup, Isparta gibi çok yerler medrese hükmüne geçti.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى ∗∗∗
