İki tabaka-i beşer dâimî bir mücâdele-i maneviyede, bir keşmekeş-i ihtilâfta bulunur. Gele gele, tâ Rusya’da olduğu gibi, sa'y ve sermâye mücâdelesi sûretinde boğuşmaya başlar.
Ey ehl-i kerem ve vicdân! Ve ey ehl-i sehàvet ve ihsân! İhsânlar zekât nâmına olmazsa, üç zararı var. Bazen de fâidesiz gider. Çünkü, Allah nâmına vermediğin için ma'nen minnet ediyorsun, bîçâre fakiri minnet esâreti altında bırakıyorsun. Hem makbûl olan duâsından mahrum kalıyorsun; hem hakikaten Cenâb-ı Hakk’ın malını ibâdına vermek için bir tevzîat memuru olduğun hâlde, kendini sâhib-i mal zannedip bir küfran-ı ni'met ediyorsun. Eğer zekât nâmına versen, Cenâb-ı Hak nâmına verdiğin için bir sevâb kazanıyorsun, bir şükrân-ı ni'met gösteriyorsun. O muhtaç adam dahi, sana tabasbus etmeye mecbur olmadığı için, izzet-i nefsi kırılmaz ve duâsı senin hakkında makbûl olur. Evet, zekât kadar, belki daha ziyâde nâfile ve ihsân yâhut sâir sûretlerde verip, riyâ ve şöhret gibi, minnet ve tezlil gibi zararları kazanmak nerede? Zekât nâmına o iyilikleri yapıp, hem farzı edâ etmek, hem sevâbı, hem ihlâsı, hem makbûl bir duâyı kazanmak nerede?
﴿ سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ ﴾
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الَّذِى قَالَ اَلْمُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِنِ كَالْبُنْيَانِ الْمَرْصُوصِ يَشُدُّ بَعْضُهُ بَعْضًا وَقَالَ اَلْقَنَاعَةُ كَنْزٌ لَا يَفْنَى وَعَلٰى آلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَعِينَ آمِينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ ∗∗∗
