İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 235 / 348
235

“Lâ müşâhhate fittemsîl” kaidesiyle temsîldeki kusura bakılmadığından, gayet kusurlu bir temsîl söyleyeceğim. –tâ iki meşrebin bir derece farkı anlaşılsın–

Meselâ, hàrika ve emsâlsiz, gayet büyük ve gayet zînetli, şark ve garba bir ânda uçacak ve şimâlden cenûba ulaşan kanatlarını kapayıp açacak, yüz binler nakışlarla tezyîn edilmiş ve kanadının herbir tüyünde gayet dâhiyâne san'atlar derc edilmiş bir tavus kuşu farz ediyoruz. Şimdi seyirci iki adam var. Akıl ve kalb kanatlarıyla bu kuşun yüksek mertebelerine ve hàrika zînetlerine uçmak istiyorlar.

Birisi, bu tavus kuşunun vaziyetine ve heykeline ve hàrikulâde herbir tüyündeki kudret nakışlarına bakar ve gayet aşk ve şevk ile sever. Dakîk tefekkürü kısmen bırakır ve aşka yapışır. Fakat görür ki, her gün o sevimli nakışlar tahavvül ve tebeddül eder. Sevdiği ve perestiş ettiği o mahbûblar kaybolur, zevâl buluyor.

O adam kendine tesellî vermek ve aklına sığıştıramadığı vahdet-i hakîki ile rubûbiyet-i mutlaka ve ehadiyet-i zâtî ile hallâkıyet-i külliyeye mâlik bir nakkàşın bir nakş-ı san'atıdır demek lâzım gelirken, o i'tikàd yerine, “Bu tavus kuşundaki rûh o kadar àlîdir ki, onun sâni'i onun içindedir veya o olmuş. Hem o rûh, vücûduyla müttehid, vücûdu ise sûret-i zâhiriye ile mümtezic olduğundan, o rûhun kemâli ve o vücûdun yüksekliği, bu cilveleri böyle gösterir, her dakika başka bir nakşı ve ayrı bir hüsnü izhâr eder. Hakîki ihtiyar ile bir icâd değil, belki bir cilvedir, bir tezâhürdür.” der.

Diğer adam der ki: “Bu mîzanlı ve nizâmlı, gayet san'atkârâne nakışlar, kat'î bir sûrette, bir irâde ve ihtiyar ve kasd ve meşîeti iktiza eder. İrâdesiz bir cilve, ihtiyarsız bir tezâhür olamaz. Evet, tavusun mâhiyeti güzel ve yüksektir; fakat onun mâhiyeti fâil olamaz. Belki münfaildir; fâili ile hiçbir cihette ittihâd edemez. Rûhu güzel ve àlîdir, fakat mûcid ve mutasarrıf değil, belki ancak mazhar ve medârdır. Çünkü herbir tüyünde, bilbedâhe, nihâyetsiz bir hikmetle bir san'at ve nihâyetsiz bir kudretle bir nakş-ı zînet görünüyor. Bu ise irâdesiz, ihtiyarsız olamaz.

Bu kemâl-i kudret içinde kemâl-i hikmeti ve kemâl-i ihtiyar içinde kemâl-i rubûbiyeti ve merhameti gösteren san'atlar, cilve-milve işi değil. Bu yaldızlı defteri yazan kâtib onun içinde olamaz, onunla ittihâd edemez. Belki, yalnız o defter, o kâtibin yazı kaleminin ucuyla temâsı var. Öyle ise, o kâinât denilen misâlî tavusun hàrikulâde zînetleri, o tavus Hàlık’ının yaldızlı bir mektûbudur.”

İşte şimdi o kâinât tavusuna bak, o mektûbu oku, Kâtibine “Mâşâallâh, Tebârekallâh, Sübhânallâh” de. Mektûbu kâtib zanneden veya kâtibi mektûb içinde tahayyül eden veya mektûbu hayâl tevehhüm eden, elbette aşk perdesinde aklını saklamış, hakikatin hakîki sûretini görmemiş.

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.