Vahdetü'l-vücûdun meşrebine sebebiyet veren aşkın envâ'ından en mühim ciheti, aşk-ı dünyadır. Mecâzî olan aşk-ı dünya, aşk-ı hakîkiye inkılâb ettiği zaman, vahdetü'l-vücûda inkılâb eder.
Nasıl ki insandan şahsî bir mahbûbu, muhabbet-i mecâzî ile seven, sonra zevâl ve fenâsını kalbine yerleştiremeyen bir âşık, mahbûbuna aşk-ı hakîki ile bir bekà kazandırmak için, “Ma'bûd ve Mahbûb-u Hakîkinin bir âyine-i cemâlidir.” diye kendini tesellî eder, bir hakikate yapışır.
Öyle de, koca dünyayı ve kâinâtı hey'et-i mecmuasıyla mahbûb ittihàz eden, sonra o muhabbet-i acîbe dâimî zevâl ve firâk kamçılarıyla muhabbet-i hakîkiye inkılâb ettiği vakit, o çok büyük mahbûbunu zevâl ve firâktan kurtarmak için vahdetü'l-vücûd meşrebine ilticâ eder. Eğer gayet yüksek ve kuvvetli îmân sâhibi ise, Muhyiddin-i Arabî’nin emsâli gibi zâtlara zevkli, nurânî, makbûl bir mertebe olur. Yoksa, vartalara, maddiyâta girmek, esbâbda boğulmak ihtimali var.
Vahdetü'ş-Şühûd ise, o zararsızdır, ehl-i sahvın da yüksek bir meşrebidir.
Kardeşiniz
Said Nursî
اَللّٰهُمَّ اَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اِتِّبَاعَهُ
﴿ سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ ﴾ ∗∗∗
