Anılmaz, anlatılmaz, sırr-ı vahdetten haberlerdir,
Sen ey gâfil beşer! Bil nefsini, gör ki ne şeylerdir.
Bütün kevn, vâlih ve hayran düşündükçe serencâmın,
Kerîm hayretle, hürmetle anar nâmın, büyük nâmın.
Âsım ∗∗∗
► (091) ◄ Hulûsî Bey’in fıkrasıdır
(Hulûsî Bey’in fıkrasıdır)
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ رِسَالَةِ النُّورِ وَمَكْتُوبَاتِ النُّورِ اَلْفَ اَمْثَالِهَا
Eyyühe'l-Üstadü'l-Muhterem!
Geçen hafta Yirmisekizinci Mektûbun Beşinci ve Altıncı Mes'eleleri isimlerini alan, biri şükre, diğeri harem-i şerîf suâline cevab olan iki eser-i àlü'l-àlînizi, kemâl-i şevkle aldım. Zevk ile mütâlaa ettim. Çok susamıştım. Şükre dair çok derin mânâlı, şeker gibi tatlı, şeker şerbetinizi besmeleyle içmeye başladım. Bu âciz talebenize ni'metlerinin hadd ü pâyânı olmayan ol Hàlık-ı Kerîm, ol Mün'im-i Hakîm, ol Rezzâk-ı Rahîm Celle Celâlühû Hazretlerinin Nurlar nâmı altındaki in'âm ve ihsânına karşı “Elhamdülillâh, Allâhuekber” dedim. Ve manevî susuzluğumu, elim ermez, gücüm yetmez, nazarım erişmez, hülâsa acz-i tâmm içinde, fakat rahmetinden ümîd kesmediğim bir hâlde iken, ol Rahmânürrahîm Hazretlerinin muazzez Üstadım vâsıtasıyla teskin ettiğine, yüzbinler hamd ve şükür eyledim ve edeceğim.
Mübârek sözlerinizde öyle kudsî feyizler var ki, sanki talebenizin (alâka ile mütâlaa eden veya istimâ' eyleyenleri) elinden tutuyor; bak bu, bu mânâya delâlet eder; şu, şunun içindir. Bundaki maksad ve gaye ve hikmetler şunlardır; gel daha yukarı gidelim, daha ilerleyelim, diye menba'dan menba'a, etekten tepeye, izden yola, hakikatten mârifete götürüyor, çıkarıyor, ziyaret ettiriyor, istifade ve istifaza ettiriyorsunuz. Bu defa bu seyr ile şükür nehrinin menba'ına şükür dağının tepesine, şükür çığırının şehrâhına, şükr-ü mutlaktaki hakikatle mârifete götürüyor. Ve mebde’de olduğu gibi, müntehâda:
(Der tarîk-ı acz-mendî, lâzım âmed çâr-çîz;
acz-i mutlak, fakr-ı mutlak, şevk-i mutlak, şükr-ü mutlak ey azîz!)
