Yani دَلَّ عَلٰى مَعْنًى فِى نَفْسِهِ olan ta'rif-i isme bir cihette dâhildir. Ve âyine ise دَلَّ عَلٰى مَعْنًى فِى غَيْرِهِ olan harfin ta'rifine mâsadak olur.
Kâinât, nazar-ı Kur'ânî ile bütün mevcûdâtı, hurûftur, mânâ-yı harfiyle başkasının mânâsını ifâde ediyorlar. Yani esmâsını, sıfâtını bildiriyorlar. Rûhsuz felsefe ekseriyâ mânâ-yı ismiyle bakıyor, tabiat bataklığına saplanıyor. Her ne ise... Şimdi çok konuşmaya vaktim yoktur. Hattâ fihristenin en kolay, en mühim, en âhir parçasını dahi yazamıyorum. Senin ders arkadaşların, bilhassa Husrev, Bekir, Rüşdü, Lütfü, Şeyh Mustafa, Hâfız Ahmed, Sezâi, Mehmedler, Hocalara selâm ve mübârek hânende mübârek masûmlara duâ ediyorum.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Kardeşiniz
Said Nursî ∗∗∗
► (271) ◄ 27 Haziran 1934 Çarşamba
(27 Haziran 1934 Çarşamba)
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık ve Ziyâde Müteharrî ve Müstefsir Kardeşim Re'fet Bey!
Senin fâik zekân ve dikkatin, sorduğun suâllerin çoğuna cevab verebildiği için muhtasar cevab veriyorum, gücenme. Seninle çendan konuşmak istiyorum fakat vaktim müsâadesizdir.
“Müslim-i gayr-ı mü'min” ve “mü'min-i gayr-ı müslimin” mânâsı şudur ki: Bidâyet-i Hürriyette İttihâdçılar içine girmiş dinsizleri görüyordum ki; İslâmiyet ve Şerîat-ı Ahmediye, hayat-ı ictimâiye-i beşeriye ve bilhassa siyaset-i Osmaniye için gayet nâfi' ve kıymetdâr desâtir-i àliyeyi câmi' olduğunu kabûl edip bütün kuvvetleriyle Şerîat-ı Ahmediyeye tarafdâr idiler. O noktada Müslüman, yani iltizam-ı hak ve hak tarafdârı oldukları hâlde mü'min değildiler; demek “müslim-i gayr-ı mü'min” ıtlâkına istihkak kesbediyordular.
Şimdi ise frenk usûlünün ve medeniyet nâmı altında bid'atkârâne ve şerîat-şikenâne cereyanlara tarafdâr olduğu hâlde Allah’a, Âhiret’e, Peygamber’e îmânı da taşıyor ve kendini de mü'min biliyor. Mâdem hak ve hakikat olan Şerîat-ı Ahmediye’nin kavânînini iltizam etmiyor ve hakîki
