► (100) ◄ Âsım Bey’in Fıkrasıdır
(Âsım Bey’in Fıkrasıdır)
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ
Üstadımı, bu fakire lütûf ve kereminden ihsân buyuran Kàdir-i Mutlak, ezel ve ebed sultanı Cenâb-ı Hayy-ı Lâyemût Hazretlerine, her dakikada yüzbinlerce hamd ve şükür etsem –ki ediyorum– yine yüzbinde bir borcumu bile îfâ edemem, لَهُ الْحَمْدُ وَالْمِنَّةُ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى
Pür-taksîr olan bu fakir, bilâ-fâsıla otuz dört sene olan hayat-ı askeriyemde, muktezâ-yı beşeriyet, az ve çok ma'siyet fırtına ve dalgalarına tutulmuş, vazife-i diniye-i uhreviye ve ubûdiyet ciheti pek çok noksan kalmış ve hâb-ı gaflet perdesine bürünmekle imrâr-ı hayat etmiş olduğumu şimdi anlıyorum ve kusurlu geçmiş zamanlarıma pişman ve nâdim olup, evvelki güldüklerime şimdi ağlıyorum. Bu da, siz Üstadıma ve Risalelerinize kavuşmakla hâsıl olmuştur ki, yüzbinlerce şükür Cenâb-ı Hak sizi bu fakire ihsân buyurdu.
Dört sene evvel Burdur’a geldiğimde, kardeşimiz Şeyh Mehmed Efendi’nin delâlet ve tavassutu ile muhâbereye başlanmış ve binnetice hikmet-resan ve nur-feşân ve müşkül-küşâ ve kâinâtın muammâ-yı tılsımını açan anahtarları bu fakirin eline veren, yine o Risalelerdir. İşte o bahâ takdir edilemeyen o anahtarlar, öyle mücevherât ve pırlanta elmaslar ki, ne diyeyim iktidarsızlığımdan lisânım ve kalemim kalbimin tercümânı olamıyor, âciz kalıyor.
Şerîat, hakikat ve mârifet hazine ve definelerini küşâd edecek ve eden, ancak ve ancak bu Nur risale-i şerîfeleridir. Bu Nur Risalelerinin herbirisi birbirinden nurlu, hele İ'câz-ı Kur'ân nurun alâ nur. Nasıl tavsif edeyim, bir gülistan-ı ferâh-fezâda, gayet nâdide ve hoş bu ezhâr-ı latîfe gûnâ-gûn bulunup da hangisini koparmağa, koklamağa, tercih etmeye mütehayyir kalıp da, neticede hepsinden bir deste, bir demet yapmağa karar verdiği gibi; bu risale-i şerîfeler de yazanı, okuyanı, dinleyeni nur bahçesine, nur deryâsına gark edip de mütefekkir, mütehayyir edip, hepsinden bir çiçek demeti yapmaz da ne yapar! İnsanı fakat o insanı, tahayyür ve tefekkür sahrâsında mest-i lâya'kıl bırakmaz da ne yapar! Bütün dünyevî beşeriyet ve hayvaniyet hàssalarından tecerrüd etmesine, Hàlık’ına ubûdiyet-i mütemâdiyede bulunmasına, mezmûm bilcümle ahlâkları def' ve tardetmesine ilh.. gibi hissiyatıyla mütehassis edip de nefs-i emmâreyi öldürmez de ne yapar!
Diyebilirim ki, bu Nur risale-i şerîfeleri bir gülistan-ı cinândır. Bu gülistandan istifade edemeyen bedmâyelere, nasîbedâr olamayanlara sad-hezâr teessüf. İşte o gibilere ilhâm-ı Rabbânî erişsin de, Yirmiüçüncü Söz
