► (096) ◄ Ahmed Husrev’in fıkrasıdır
(Ahmed Husrev’in fıkrasıdır)
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Kıymetdâr Üstadım!
Tarih-i mektûbdan iki gün evvel idi. Yirmiyedinci Mektûbun Üçüncü Zeyli’ni yazmakla meşguldüm. Hulûsî ve Re'fet Bey, Zekâi ve Sabri Efendi gibi kardeşlerimin, Risaletü'n-Nur ve Mektûbatü'n-Nur’a karşı gösterdikleri ateşîn muhabbetle, kalbî iştiyaklarını gösteren kalemleri, beni de heyecana düşürmüştü. Bu sırada Bekir Ağa, sizden gelen bir mektûbla teşrîf etti. Bekir Ağa, mu'tâdının hilâfı olarak, pek gülşen yüzlü idi. Mektûbu aynı sevinçle, ba'de't-takbîl beraber açtık. Bir varak-pâre-i fâzılâneleriyle, Yirmidokuzuncu Mektûbun Sekizinci Kısmı’nın sekiz sahifeden ibaret olan Sekizinci Remzi, üç sekiz tevâfukâtıyla kendini gösterdi. Yirmiyedinci Mektûbun Üçüncü Zeyli’nden hâsıl olan sevinçli bir heyecan-ı kalbî ve Bekir Ağa’nın Üstadına ve Nurlara karşı kalbî iştiyakını gösteren sevimli yüzü ve dört aydan beri beklediğimiz tevâfukâtın gayesinin mebde'ini gösteren Sekizinci Remiz’deki, sevgili Üstadımızın manevî bir nur ile parlayan ve gülümseyen, o yüksek, en hàrika, tatlı sözü, fakir talebenizde öyle bir hâlet-i azîme tevlîd etmişti ki, işte o dakikam, saâdet-i ebediyeye nâil olanların geçirdiği ânlardan bir dakika idi. Bu sürûr içinde mektûbunuzu ve Sekizinci Remz’i okudum. Okurken herbir cümlenin nihâyetinde, “Var ol, mes'ûd ol, bahtiyar ol Üstadım!” nidâları kalbime tercümânlık eden lisânımdan ihtiyarsız dökülüyordu. İlk defa Bekir Ağa ile, bir defa Rüştü Efendi kardeşimle, bir defa da Re'fet Bey kardeşimle okudum.
Evet sevgili Üstadım, senelerden beri Kur'ân-ı Azîmü'l-Bürhân’ın bahr-i ummânında medfûn defineleri, Risaletü'n-Nur ve Mektûbatü'n-Nur ile meydâna çıkarmıştınız. İşte, azîm bir define daha lütf-u İlâhî ile Yirmidokuzuncu Mektûbun Sekizinci Kısmının Sekizinci Remzi’nde en parlak ve gözler kamaştıran nurlarıyla tezâhür ediyor, kendini gösteriyor. Beşerin nazarını ister istemez kendine çeviriyor.
Bin üçyüz seneden beri, sâhib-i insafı hayrette bırakan ve dünyanın her köşesinde ve beşerin her tabakasında, cin ve beşer lisânında, semâvâtta melek ve rûhâniler lisânında, en yüksek makam-ı mümtâzı işgal eden, o Furkàn-ı İlâhî’nin esrâr-ı mühimmesinden ve i'câz-ı azîmesinden bir parçası daha, susmak bilmeyen mu'ciz-nümâ bir sadâ ve latîf bir âvâz ve tükenmez bir feyizle karşımıza çıkıyor.
