► (088) ◄ Sabri’nin fıkrasıdır
(Sabri’nin fıkrasıdır)
Üstad-ı Àlîşânım Efendim!
Şu iki geceden iğtinam edebildiğim vakitlerde, Yirmidokuzuncu Mektûb’un Birinci Kısmını istinsah ederek, kendi nüshamı Ali Efendi’ye ve aslını Zât-ı Üstadânelerine iâde ve takdim ediyorum. Şu bir aydan beri, rûhlarımız ateşe ma'rûz çimen gibi yanık, küskün, solgun bir vaziyette olup, hattâ ekser arkadaşlarla, bu mes'ele hakkında ne hatt-ı hareket takib edeceğimizi mektûbla muhâbere ve müşâvereye başladık. Ve bu tarafta Üstad-ı A'zamımıza en yakın bendeleri olduğum için, şifâhen veya tahriren bu bâbda ma'ruzâtta bulunmak emelinde iken, bu dertlere birer iksîr, ilâç ve cevab-ı şâfi olan Yirmiyedinci Söz’ü, bir kat daha muvazzah ve oldukça şümûllü bir cevab-ı àlîyi bizlere ihsân eden ve kısacık cümlesi nâmütenâhî hakàik-ı maânîyi câmi' bulunan, bahr-i muhît-i kebîr tâbirine mâsadak olan herbir cümle-i Kur'âniye şu kısımda bilhassa Beşinci, Sekizinci ve Dokuzuncu Nüktelerde asrın kuru kafalı, müflis, felsefeci şeytanlarını gemlemiş, iskât etmiş, daha doğrusu bütün bütün ilzam ve rûhlarımızı da tenvir ve tesrîr ve tesellî etmiştir.
Üstad-ı Muazzezim! Kur'ân-ı Azîmü'ş-Şân’ın, ne derecelerde zengin bir hazine-i Rahmet-i İlâhiye bulunduğu vâreste-i arz olup, o hazine-i kudsiyenin muhtevî bulunduğu envâ'-ı türlü elmas ve pırlantaları çıkartmak ve bilvesîle bizim gibi muhtaç olanlara da verdirmek hususunda, Nurlar Külliyatının ekserîsinde tam bir muharriklik vazifesini derûhde eden Üstad-ı Sânî Hulûsî Beyefendimi, teşbih ve tâbiri câiz ise, saatçilerde bulunan yıldızvârî sekiz-on ağızlı saat anahtarlarına benzetiyorum ki, o müteaddid ağızlı anahtar, âlemde mevcûd her saati tahrîk eder, işletir. Mümâileyh beyefendim de, aynen o hâlde olup, emsâli görülmemiş ve duyulmamış bir çok mesâil-i mühimme-i hakîkiyeyi Hazret-i Kur'ân ve dellâl-ı Kur'ân’dan istiyor.
Şu asırda hazine-i hàssa-i maneviyenin hazinedar-ı bînazîri de, o kıymetdâr sâiline en kıymetdâr ve rûha tam bir gıdâ-bahş mevâdd-ı maneviye-i Kur'âniye ile i'zâz ve ikram ederken o halkaya lâyık ve müstehak olmadığım hâlde, fakir de, gıdâ-yı rûhânimi ârâmsız alınca, o mevâidi ihsân edene de, getirene de, isteyene de hadsiz medyûn-u şükrân kalıyorum. Bu defadaki aldığım lütûfnâme-i ekremîlerinde, gücenmesini hazır farzederek mektûbla muhâbere etmiyorum, buyuruluyor. Bu hususta kalb ve rûhuma “Ne dersiniz?” dedim. “Estağfirullâh sad-hezâr estağfirullâh. Biz ölmüştük, lehü'l-hamd bize taze hayat bahşedildi. Gücenmeye, hiçbir cihetle hakkımız yok. Vazifemiz olan duâya devam ve teşekkür borçluyuz.” cevab-ı hakgûyânesini rûhumdan aldım.
Hâfız Sabri ∗∗∗
