► (089) ◄ Hulûsî Bey’in fıkrasıdır
(Hulûsî Bey’in fıkrasıdır)
Eyyühe'l-Üstadü'l-Muhterem!
Bu kere Yirmidokuzuncu Mektûb’un Dört ilâ Dokuzuncu Nükteleri’ni hâvî mübârek mektûbunuzu Yirmisekizinci Mektûbun Yedinci Mes'elesi’nin sırr-ı azîm-i inâyet beyânındaki hâtimesi nâmını verdiğiniz ve mu'ciz-nümâ Ramazan’ın hikmetlerini beyân eden Yirmidokuzuncu Mektûbun İkinci Kısmı’nı ve münevver hâtem-i i'câzı kemâl-i şükrânla aldım. İştiyakla, lezzetle, zevk-i manevî ile defaatle okudum. Fakat iki haftaya yakındır ki, cevab yazamadım. İşte bu mübârek cuma günü, hem nurlardan aldığım feyizleri, tesellîleri, hem kalbî teessürâtımı, icmâlen arz maksadıyla, bu varak-pâreyi tahrire lütf-u Hak’la başladım.
Evvelen, Yirmidokuzuncu Mektûbun altı nüktesiyle, Kur'ânın hakîki tercümesi kàbil olmadığını, îmândan zerre kadar nasîbi olana, Yirmibeşinci Söz’deki bürhânlara zeylen isbât ediyor. Ve Şeâir-i İslâmiyeyi gayet güzel bir üslûb ile ta'rif ve mütâlaa etmekle beraber ulemâü's-sû' ashâbına, çok mükemmel ve manevî tokat aşkediyorsunuz. Ve nihâyette, mektûbdaki hakikatlerin Kur'ândan geldiğine aklı takvîm için, onun belâğat-ı i'câz ve îcâzına imtisalen:
﴿ لاَ يَسْتَوِٓى اَصْحَابُ النَّارِ وَاَصْحَابُ الْجَنَّةِ اَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمُ الْفَٓائِزُونَ ﴾
âyet-i kerîmesini nazara vaz' ediyorsunuz.
Bu bîçâre duâcınız, talebeniz ibraz ve irsâl buyurduğunuz nurların mütâlaasında, müsbet ve menfî iki te'sir altında ne yapacağını ve ne edeceğini şaşırıyor. Çünkü, manevî vazifemizi îfâ edemiyoruz; çok az ve dar bir muhîte neşredebiliyoruz. Bid'at ve dalâlet her gün artmakta, Ahkâm-ı İslâmiyeye sünnetlerden başlayarak ve Kur'ân hedef tutularak, çok insafsızca hücum edilmekte olan böyle bir zamanda ve tam bu yaralara münâsib merhem olacak, bu nurlu ve şifâlı eserlerin mahdûd eşhâs arasında ve yalnız bu zavallıların ümîd ve îmânlarını takviye edecek vaziyette kalması, teessürü artırmakta ve Dergâh-ı İlâhiyeye ilticâdan başka çare bırakmamaktadır.
Evet, kat'î kanâat hâsıl olur. Hattâ dikkatle bakılsa görülüyor ki, bu saray-ı âlem inkırâza hatve be-hatve yaklaşmakta; her saat, çatısından tuğla, duvarından bir kerpiç, sıvasından bir parça kopmakta, hattâ lambasının ışığı azalmaktadır. Eksilmez, yıpranmaz, yıkılmaz, değişmez zannolunan bu kervansaray elbette eskiyecek, yıpranacak, yıkılacak ve değişecektir.
İşte beşere, bilhassa Müslümanlara ârız olan ve alettevâli artmakta olan zaaflar, bu neticeyi tâcil ediyor, mütâlaasındayım. Fakat irşad buyurulduğu
