Cenâb-ı Hak’tan bir intibâh iste ki, senin fikrini Hakîm-i Zülcelâl’in hesabına çevirsin, tâ o odunlara bir ateş verip nurlandırsın. Lüzumsuz maârif-i fenniyen, kıymetdâr maârif-i İlâhiye hükmüne geçsin.
Zekî dostum! Kalb çok arzu ederdi; ehl-i fenden envâr-ı îmâniyeye ve esrâr-ı Kur'âniyeye iştiyak derecesinde ihtiyacını hissetmek cihetinde Hulûsî Bey’e benzeyecek adamlar ileri atılsın. Hem mâdem Sözler senin vicdânınla konuşabilirler. Herbir Söz’ü, şahsımdan değil, belki Kur'ânın dellâlından sana bir mektûbdur ve eczâhâne-i kudsiye-i Kur'âniyeden birer reçetedir farzet. Gaybûbet içinde hâzırâne bir musâhabe dâiresini onlar ile aç. Hem arzu ettiğin vakit bana mektûb yaz. Ben cevab yazmazsam da gücenme. Çünkü eskiden beri mektûbları pek az yazarım. Hattâ üç senedir kardeşimin, çok mektûblarına karşı bir tek yazdım.
Said Nursî ∗∗∗
► (069) ◄ Sabri’nin fıkrasıdır
(Sabri’nin fıkrasıdır)
Eyyühe'l-Üstadü'l-A'zam!
Bilhassa dest ve dâmen-i mübâreklerinizi bûs edip, her ân ve zaman muhtaç bulunduğum daavât-ı Üstadânelerini niyâz eylerim. Bir hafta evvel Süleyman Efendi kardeşim vâsıtasıyla irsâl buyurulan envâ'-ı iltifatı şâmil lütûfnâme-i ekremîlerini, kemâl-i hasretle alarak mefharetle okudum. Bir fıkrasında tevâfukât-ı gaybiye hakkındaki kanâat-ı âcizânem suâl buyuruluyor. “Neam sadakte, eyyühe'l-Üstadü'l-muhterem” kelimeleriyle icâbet ediyorum. Zîra, şu tevâfukât-ı gaybiye-i acîbe, bil'umum bahr-i muhît-i nurun talebelerini ve hattâ talebelerin cemâat-i müstemialarını mest ve hayran ve medyûn-u secde-i şükrân bırakmıştır. Nurların şu mu'ciz-nümâ kerâmetlerini, ancak ve ancak mir'ât-ı Muhammediye (A.S.M.) ile müşâhede edebiliriz.
Bu hakikatin diğer bir muarrifi olan:
Âyinedir bu âlem, herşey Hak ile kàim
Mir'ât-ı Muhammed’den Allah görünür dâim. (Hâşiye)[^1]
[^1]:(Hâşiye) Latîf bir tevâfuktur ki: Hulûsî-i sânî Sabri Efendi bu beyti bana yazdığı zamanda, ya aynı zamanda veyâhut az sonra, Hulûsî Bey bir ay uzak bir yerde, aynı beyti bana yazmıştır. Bu iki zâtın hem Hizmet-i Kur'ân'da, hem bana karşı münâsebetlerindeki tevâfukları, alâmet-i muvaffakıyettir. Said
Şu iki mısra-ı mânidârı, perîşan arîzamı şereflendirmek niyetiyle dercediyorum. Bu fakir ve âciz talebeniz, şu hayret-fezâ kerâmet-i Kur'âniyeyi ve i'câz-ı Nebeviyeyi müşâhede ettiğim günden beri, bu bâbda çok derin düşüncelere dalıyorum ve şu tevâfukât-ı acîbeye müşâbih tevâfukât, başka kitaplarda bulunur mu maksadıyla çok temâşâ ediyorum, göremiyorum.
