Yalnız, Kur'ân-ı Hakîmin feyzinden gelen gayet muhtasar bir-iki nükteyi söyleyeceğim; belki bu mes'elede faydası olacak.
BİRİNCİ NÜKTE: Vahdetü'l-vücûdun meşrebine ve saplanmasına çok esbâb var. Onlardan bir-ikisi kısaca beyân edilecek.
Birinci Sebeb: Mertebe-i Rubûbiyetin hallâkıyetini a'zamî derecede zihinlerine sığıştıramadıklarından ve sırr-ı Ehadiyetle, herşeyi bizzat kabza-i Rubûbiyetinde tuttuğunu ve herşey kudret ve ihtiyar ve irâdesiyle vücûd bulduğunu kalblerine tam yerleştiremediklerinden; “Herşey Odur” veyâhut “yoktur” veya “hayâldir” veya “tezâhüriyetidir” veya “cilveleridir” demeye kendilerini mecbur bilmişler.
İkinci Sebeb: Firâkı hiç istemeyen ve firâktan şiddetle kaçan ve ayrılıktan titreyen ve bu'diyetten Cehennem gibi korkan ve zevâlden gayet derece nefret eden ve visâli, rûhu ve canı gibi seven ve kurbiyeti Cennet gibi hadsiz bir iştiyakla arzulayan aşk sıfatı, herşeydeki akrebiyet-i İlâhiyenin bir cilvesine yapışmakla; firâk ve bu'diyeti hiçe sayıp, likà ve visâli dâimî zannederek “Lâ mevcûde illâ Hû” diye, aşkın sekriyle ve o şevk-i bekà ve likà ve visâlin muktezâsıyla, gayet zevkli bir meşreb-i hâlî vahdetü'l-vücûdda bulunduğunu tasavvur ederek, müdhiş firâklardan kurtulmak için, o vahdetü'l-vücûd mes'elesini melce' ittihàz etmişler.
Demek birinci sebebin menşe'i, aklın eli gayet geniş ve gayet yüksek olan bazı hakàik-ı îmâniyeye yetişmediğinden ve ihâta edemediğinden ve aklın îmân noktasında tamamıyla inkişaf etmediğindendir. İkinci sebebin menşe'i, kalbin aşk noktasında fevkalâde inkişafından ve hàrikulâde inbisatından ve genişliğinden ileri gelmiştir.
Amma sarâhat-i Kur'âniye ile veraset-i Nübüvvetin evliyâ-i azîmesi ve ehl-i sahv olan asfiyânın gördükleri mertebe-i uzmâ-yı Tevhid ise, hem çok yüksektir, hem rubûbiyet ve hallâkıyet-i İlâhiyenin mertebe-i uzmâsını, hem bütün esmâ-i İlâhiyenin hakîki olduklarını ifâde ediyor. Ve esâsâtını muhâfaza edip, ahkâm-ı Rubûbiyetin muvâzenesini bozmuyor. Çünkü derler ki:
Cenâb-ı Hakk’ın Ehadiyet-i Zâtiyesiyle ve mekândan münezzehiyetiyle beraber, herşey bütün şuûnâtıyla, doğrudan doğruya ilmiyle ihâta ve teşhîs edilmiş ve irâdesiyle tercih ve tahsîs edilmiş ve kudretiyle isbât ve icâd edilmiştir. Bütün kâinâtı bir tek mevcûd gibi icâd ve tedbir ediyor. Bir çiçeği kolaylıkla halk ettiği gibi, koca baharı dahi o sühûletle halk eder. Bir şey bir şeye mâni olmaz. Teveccühünde tecezzî yoktur. Aynı ânda, her yerde, kudret ve ilmiyle tasarruf noktasında bulunuyor. Tasarrufunda tevzî' ve inkısam yoktur. Onaltıncı Söz ve Otuzikinci Sözün İkinci Mevkıfının İkinci Maksadında bu sır tamamıyla izâh ve isbât edilmiştir.
