O mendil üzerinden, dört köşe haşhaşlı ekmeği gençlere birer birer dağıttı. Bilâhare, o mendilin içinden birer avuç da kuru üzüm dağıttı. Bakıyorum; o mendilden üzüm ve ekmek tükenmedi. Hayret ettim. Bana denildi ki, bu mübârek zât, Said Nursî’dir. Ben de anladım ki bu hàrika iş, aktâblarda bulunur dedim, uyandım.
Bunun üzerine risaleleri devam üzre yazmakta iken, Allah’ın tevfiki ve Üstad-ı muhteremin himmeti erişti. Çok çok istifade etmeye başladım. Bilâhare, bütün o rüyamda gördüğüm gençler, etrafıma toplandı. Herbirisi bana arkadaş ve Kur'âna talebe oldular.
Ve bir de bizim memleketin insanları, bir parça ehl-i tarîkat ve ehl-i takvâdır. Memleketimizde zâhir ve bâtın hocası olmadığından şeytana ve nefse çok defa hedef oluyorduk ve evhâm içinde boğuluyorduk. Risaleleri okudukça, şeytan-ı laîn ve nefsin hilelerini ve evhâmlarını Cehennemin dibine atıyordu. Risaleleri okurken çok arkadaşlar, çok hayrette kalırlardı. “Bu koca Bedî', bu lü'lü-misâl bu sözleri, bu kelimeleri nereden buluyor?” diye birbirimize çok defa diyorduk. Lisânına baksan, bir şey istifade edilmez gibi görünüyor. Hâlbuki, “söyledikleri hep hikmettir. Nazarımıza dehşet veriyor, nur serpiyor. (Hâşiye) [^4] ” diye, tekrar tekrar iştiyakla okuyorduk. Bunun üzerine, “Risaletü'n-Nur ve Mektûbatü'n-Nur, okuyanlara bir iksîr-i a'zamdır.” diye hükmettik.
[^4]:(Hâşiye) Evet Mustafa kardeşim, Said'in üç şahsiyetinden ikisini tamam fark etmiş. Said'deki Üstadım, ders verdiği vakit àlî görüyor. Bîçâre dostu olan Said'i, hakikatte olduğu gibi adi görüyor ve gördüğü doğrudur... Said
Muhterem Üstadım, maddî ve manevî yaraları bulunan bu yüz arkadaşımın yaralarını, risaleler tedâvi ediyor. Hattâ, bazen bizden uzak olanlar evhâma boğulur, gelirler; âciz talebeniz bir risale okursam evhâmını kaldırır giderlerdi. Cenâb-ı Hak, Feyyâz-ı Mutlak ve Hallâk-ı Azîm, mevcûdât ve câmidât ve zerreler adedince sizden râzı olsun..Âmîn...
Yarın Mahşerde, herkesten evvel Resûl-i Ekrem ve Nebi-yi Muhterem Efendimiz Hazretlerinin şefâatine mazhar ol, inşâallâh.. âmîn.
Bu gençlerin her gün, her saat duâsını alıyorsunuz. Ve herbir risaleyi okurken, en aşağı sekiz-on kadar arkadaş bulunuyor. Hâlbuki bu fitne-i âhirzamanda, bu gençlerin bir araya gelip hak söz dinlemeleri pek mühimdir ve medâr-ı şükrândır.
Bu âciz talebeniz Arabî görmemiş ve medrese hiç görmemiş. Eskiden yazılmış Türkçe kitapları okurdum, maddî ve manevî yaralarımı tedâvi edecek ilâç bulamazdım. Rûhum ve kalbim çok çırpınıyordu. Öyle bir dereceye gelirdim ki; her saat kendimi intihar etmeğe karar verirdim.
