İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 226 / 348
226

ulaştırsın. Bu sözümüz ve meşveretten dört saat sonra aynen o Ahmed Ağa habersiz çıktı geldi.

Aynı günde siyah bir mürekkebimiz vardı. Keşke güzel bir kırmızı mürekkebimiz olsaydı dedik. Biraz o mürekkebden taş üzerine döktük, siyah ve mor idi. Sonra yazmaya başladık. Tam istediğimiz tarzda kırmızı oldu. Bu hâle yedi-sekiz kişi pek çok hayret ettik. Bu işi de bir fâl-i hayr addettik. Fesübhânallâh dedik, bunda bir sır var. Sonra birdenbire hâtırıma geldi; Şam-ı Şerîf’te eniştem Molla Said var, bir kısım kitapları Ahmed Ağa’ya verip göndereceğim, dedikten sonra tam bir sıddık olan Nuh Bey hâtırıma geldi. Evvel başka memleket niyetiyle sonra İstanbul’daki kardeşlerin istemesiyle siyah tâli'imiz, sûretini değiştirip parlayacaktır diye mânâ verdik.

Sonra Mısır’a niyet edip yazdırdığım kitapları en lâyık Van’ı ve en sâdıkı Nuh’u gördüm. Ona göndereceğim diye Ahmed Ağa gittikten sonra onun arkasından Burdur’a kadar gönderdim.

Sonra bu işte öyle bir muvaffakıyet ve teshîlât göründü ki, şübhe bırakmadı ki burada bir sır var. Nazar-ı dikkati celbetti. Dikkat ettik ki evvelki mektûbda size yazdığımız gibi İstanbul’da oturan bir adam üç defa buraya misâfireten gelerek onun eliyle Nuh Bey’in üç defa mektûb telgrafı elime geçiyor. Ve en sevdiğim Hulûsî Bey ve Molla Abdülmecîd ve Molla Hâmid ve Hoca Abdülmecîd Efendilerin selâmları ve isimlerini bir mektûbda, yine o Mehmed Efendi geçen sene bana o getirdi. Dedim: Bu bir işâret-i inâyettir, bu tesâdüfî değil.

Sonra Nuh’un hediyesi, yirmibeş liralık kıymetinde bir teneke bizim nâmımıza geldiğini işittik. Arkadaşlarla beraber hesab ettik ki, biz burada hangi tarihte kitab hediyelerini Nuh için hazırlıyorduk, aynı tarihte Nuh habersiz olarak kırk gün mesâfede bize o nisbette ve mânâ cihetiyle onun gibi mübârek hediyeyi hazırlıyordu. Bu tevâfuk kat'iyyen tesâdüf değil. Hattâ bir kısım dostlar dediler ki, bu Nuh Bey’in kerâmetidir. Acaba Nuh Bey’in kerâmeti var mı ki, biliyormuş gibi mukâbilini gönderiyor, dediler. Dedim ki, İhlâsın ve sadâkatin dahi velâyet gibi kerâmeti var. Belki, bazen daha fevkındedir.

Hediyenin vürûdundan sonra bir ay kadar kaza merkezinde bıraktık, almadık. Sonra Nuh’un mektûbunu aldıktan sonra getirterek açtık, hayrette kaldık. Tasavvurumuzun bütün bütün fevkınde çıktı. Bu teberrüke karşı istiğnâ değil, belki bir iltifat-ı Ravza-i Mutahhara olduğundan ona karşı dilencilikle iftihar ediyorum. كُلُّ شَيْءٍ مِنَ الْحَبِيبِ حَبِيبٌ sırrınca Habîb’in diyarından gelen herşey mahbûbdur. Ve onun içinde bir, bilhassa Ravza-i Mutahhara’nın levha-yı müzeyyene ve münevveresi var idi.

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.