Dördüncü Sebeb: Hulûsî Bey, benim yegâne manevî evlâdım ve medâr-ı tesellîm ve hakîki vârisim ve bir dehâ-yı nurânî sâhibi olacağı muhtemel olan biraderzâdem Abdurrahman’ın vefâtından sonra, Hulûsî aynen yerine geçip o merhumdan beklediğim hizmeti, onun gibi îfâya başlamasıyla ve ben onu görmeden epey zaman evvel Sözler’i yazarken, onun aynı vazifesiyle muvazzaf bir şahs-ı manevî bana muhâtab olmuşcasına, ekseriyet-i mutlaka ile temsîlâtın onun vazifesine ve mesleğine göre olmuştur. Demek oluyor ki bu şahsı, Cenâb-ı Hak bana Hizmet-i Kur'ân ve îmânda bir talebe, bir muîn ta'yin etmiş. Ben de bilmeyerek onunla onu görmeden evvel konuşuyormuşum, ders veriyormuşum...
Sabri ise, fıtraten bende mevcûd hàs bir nişan var. Bütün gezdiğim yerde kimsede görmedim. Sabri’de aynı nişan-ı fıtrî var. Bütün talebelerim içinde, karâbet-i nesliyeden daha ziyâde bir karâbet kendinde hissetmiş.. Ve şu havâlide en az ümîd ettiğim ve o da geç uyandığı hâlde en ileri gittiği bir işârettir ki; o da bir Hulûsî-i sânîdir, müntehabdır. Cenâb-ı Hak tarafından bana talebe ve Hizmet-i Kur'ânda arkadaş ta'yin edilmiştir.
Beşinci Sebeb: Ben kendi şahsıma ait takdirât ve medhi kabûl etmem. Çünkü, ma'nen büyük zarar gördüm. Onun için şahsıma karşı takdirât, fahr ve gurura medâr olduğu için şiddetle nefret edip korkuyorum. Fakat Kur'ân-ı Hakîm’in dellâlı ve hizmetkârı olmaklığım cihetinden ve o vazife-i kudsiye noktasında takdirât ve medih bana ait olmayıp, nurlu Sözler’e ve belki doğrudan doğruya hakàik-ı îmâniyeye ve esrâr-ı Kur'âniyeye ait olduğu için onu müftehirâne değil, Cenâb-ı Hakk’a karşı müteşekkirâne kabûl ediyorum.
İşte bu iki şahıs, bu hakikati herkesten ziyâde anladıkları için, onlar bilmeyerek vicdânlarının sevkiyle yazdıkları takdirât ve medihlerini, Risale-i Nur eczâları içinde dercedilmeye sebeb olmuştur. Cenâb-ı Hak, bunların emsâlini ziyâde etsin ve onları da muvaffak etsin ve tarîk-ı Haktan ayırmasın, âmîn.
اَللّٰهُمَّ وَفِّقْنَا وَاِيَّاهُمَا وَاَمْثَالَهُمَا مِنْ اِخْوَانِنَا لِخِدْمَةِ الْقُرْآنِ وَالْاِيمَانِ كَمَا تُحِبُّ وَتَرْضَى بِحَقِّ مَنْ اَنْزَلْتَ عَلَيْهِ الْقُرْآنَ عَلَيْهِ اَفْضَلُ الصَّلاَةِ وَاَتَمُّ التَّسْلِيمَاتِ مَا اخْتَلَفَ الْمَلَوَانِ وَمَا دَارَ الْقَمَرَانِ
Said Nursî ∗∗∗
