mümkün olduğu kadar cevâz da olsa söylemiyor. Ve bilhassa Ramazanda, bütün bütün ictinâb eder. Zâten ahlâkında, başkasına muzırlık yok. İnsafsızların işâasına sebeb, bu kadar olmuş: Birisi sormuş, “Hoca Efendi, filân adama şöyle demiş mi?” O da geldi bana aynı sözü söyledi ki, o adama cevab versin. Hâlbuki o sözde ne gıybet var, ne de bir şey. Her ne ise...
Ben bu köyde ümîd etmiyordum ki, benim en ziyâde i'timâd ettiğim ve tam ahlâklarına ve diyânetlerine kanâat ettiğim Mustafa Çavuş, Süleyman Efendi gibi kardeşlerimi tenkid etsinler. Zannederdim ki, ben gittikten sonra, burada benim yerimde, bana ettikleri hürmeti onlara edecekler. Ümîdim budur ki, köy halkının yüzde doksanı onların kıymetini takdir edecekler. Birkaç insafsızlar tenkid ededursunlar, o tenkidlerden ne çıkar. Bunlara ilişmek, doğrudan doğruya bana ilişmektir.
Bana hizmet eden mezkûr kardeşlerim, hiçbir maddî menfaati düşünmeyerek ve kabûl etmeyerek ve bil'akis kendi keselerinden bana ve misâfirlerime bakıyorlar. Hattâ Süleyman’a bazı yemediğim bir ekmek verdiğim vakit hâtırımı kırmayarak alır. Fakat kat'iyyen mukàbelesiz almıyor, ona mukâbil evinden getiriyor. Ara sıra birer bardak çay ısrar ediyordum, ilhâhıma karşı istinkâf ediyordu. Ne için böyle yapıyorsun derdim; “Hizmetimize maddî fâide girmeyip, fîsebîlillâh, ihlâslı olmak istiyoruz.” derdi.
Hattâ bu Süleyman ve Mustafa Çavuş, misâfirlerim için çok hizmet ettikleri hâlde, hiçbir vakit hiçbir misâfir bu iki zâta bir hediye getirdiğini görmedim, bilmedim. Yalnız Bekir Bey, bir defa Süleyman’ın küçük kızına birkaç meyve vermiş. Ona mukâbil Süleyman –bildiğime göre– birkaç defa patlıcan, biber, kavun gibi sebzeler hediye edip ona göndermekle beraber, Bekir Bey buraya geldikçe onun, hem başka misâfirlerin hayvanatına saman, arpa verir.
Bunun bu ahlâkı, zâtında vardı. Yanıma geldiği vakit, benim bir düstur-ı hayatım olan istiğnâ ve insanların hediyelerini almamak kaidesi, onun aslî ahlâkına muvâfık gelmiş. Daha ziyâde, insanların değil hediyesini kabûl etmek, onlara ettiği iyiliklere mukâbil dahi bir şey kabûl etmiyor. Hattâ, yüz defa ben ısrar etmişim, benden fazla kalan bir şeyi kabûl etmiyor. Hattâ bir defa, bir kıyye kadar üzüm, kayısı kurusu, bir kıyye bal, ben yemiyordum. Misâfirlere de yedirmek istemiyordum. Ona ısrar ettim, “Bu hediyemdir, teberrükümdür, çocuklarınıza hediye ediyorum, almaya mecbursun.” dedim. Aldı, iki şinik buğdayını, bana –değirmende öğüterek– getirdi. Dört aydır daha bitmemiş.
İşte bu zâtın hakîki hâli bu sûrette iken, insafsız insanlar bunun hakkında işâa ediyorlar ki; Said’in sâyesinde yaşıyor. O da kemâl-i iftiharla dedi: “Evet Üstadımın sâyesinde, kanâati ve iktisadı öğrendim,
