Hemen o zaman elimi sağ taraftaki deliğe uzattığımda bir kasatura geldi. Hiç meslek ve meşrebimize uymayan, her cihetle muhâlif hareket eden Hasan isminde bir adam o kasaturayı alıp ve ucuyla o dinsizi göstererek, “Aman efendim, aman hocam! Siz yalnız emir buyurunuz, bu dinsizin imhasına sebeb ben olacağım.” dedi ve aynı zamanda bir sağ omuzuna, birde sol omuzuna vurdu ve gitti. Bütün bu dinsizler bunu görünce tevehhüme düşüp “Başımıza belâ bulduk, bizden Hocanın yanına kimse gitmez. Ancak Edhem Çavuş (Hâşiye) [^7] var, onu gönderelim, bizim için yalvarsın, yakarsın... Aman biz hepsinden vazgeçtik.” dediler.
[^7]:(Hâşiye) Cây-i hayrettir ki, o gecede Keçiborlu'da bulunan Edhem Çavuş herkesten evvel o hâdiseden müteessir olarak imdâda gelmişti.
O sabah bu garîb rüyayı Zühtü Efendi ve Hâfız Ahmed ağabeylerime söyledim. Hattâ o gün Hâfız Ahmed, Üstadımı ziyaret için iki bardak su ile beraber Isparta’ya gitmek istedi. Fakir de gittiğine memnun oldu. Rüyayı tembih ettim, çünkü o gece gördüm. Nitekim söylemiş. Fakat çok acıklı haberden o kadar müteessir oldum ki o zaman anladım, rûhumdaki sıkıntı bu imiş (Hâşiye-1) [^8] .
[^8]:(Hâşiye-1) Garîb ve latîf bir tevâfukâttır ki, Isparta'da cumartesi gecesinde başıma gelen gayet sıkıntılı bir hâdiseyi sekiz sene kemâl-i sadâkatle, hiç gücendirmeden bana hizmet eden Sıddık Süleyman aynı zamanda, benim gibi aynı sıkıntı çektiğinden ve sebebini de bilmediğinden Isparta'ya pazardan evvel geldi. Sıkıntısının manevî sebebini de anladı. Süleyman'ın ne kadar selîm bir kalbi bulunduğu ma'lûmdur. Hem aynı gecede, hàs talebelerin içinde letâfet-i kalbiyle mümtâz Küçük Lütfi, bu fıkrada mezkûr rüyayı ve sıkıntıyı görüp aynı sıkıntıma iştirâk ve az bir tâbir ile aynı vaziyetimi müşâhede ediyor. Elhâsıl Süleyman'ın selîm kalbi, Lütfi'nin latîf rûhu imdâdıma koşmak istemişler. Demek ki, Risale-i Nur'un Şâkirdlerinin rûhları birbiriyle alâkadardır. Cesetleri müteaddiddir, rûhları müttehid hükmündedir.... اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى Süleyman Rüştü nâmındaki kardeşimiz, bu hâdise gecesinden evvel, -sabahleyin- bana ve Bekir Bey'e dedi ki: "Ben bu gece bir rüya gördüm. Bu rüyada siz Üstadımı vâlinin makamında vâli olarak gördüm. Etrafınızda hükûmet adamları bulunuyordu. Elinizde bulunan küçük bir kağıda not yapmışsınız, nutuk söyleyecekmişsiniz. Sonra bir daha gördüm ki, Üstadım siz, Bekir Bey ve Husrev bir paytona binmişsiniz, hükûmetten eve geliyordunuz." dedi. O sabahın akşamı, hükûmet dâiresinde aynı hâl vukû' bulmuş, paytonda aynı adamlar bulunup selâmetle eve dönülmüştür. İsticvâb makamında söylenen sözler tam yerinde olduğu için nutuk sûretinde ona görünmüş. Hem Hâfız Ali -aynı gecede- bana olan hücumu ve sû-i kasdı kendine karşı görmüş. Sabahleyin başındaki kasketinin siperliğini dikmiş, tâ hücumdan kurtulsun. Elhâsıl: Risale-i Nur'un şâkirdlerinin şahs-ı manevîsi, kerâmetkârâne bir hassâsiyet gösteriyor ki, Hâfız Ali ulvî sadâkatiyle; birinci Süleyman selîm kalbiyle, ikinci Süleyman Rüştü müstakîm aklıyla; Küçük Lütfi latîf nuruyla Üstadlarının imdâdına ma'nen koşmuşlar, sıkıntısına iştirâk ile tahfifine çalışmışlar. Said
Lütfi
