beyân, selâm ve duâlarını tebliğ etmekliğimi söylediler. Bu dakikaya kadar mübârek mektûbu Fethi Bey, Hacı Bahâ Efendi, pederim ve eniştesi ve Hacı Abdurrahman Efendi dinlemeğe muvaffak oldular. Hâfız Ömer Efendi’ye de, inşâallâh ilk fırsatta okumaya çalışacağım.
Her mektûbunuz, bana yeniden hayat verecek kadar müessir oluyor. Bu mübârek mektûb Dördüncü Remzin yazılışını ve bu fakire de ihsân edileceğini mübeşşir oluşu itibariyle, bilhassa memnuniyet ve sürûrumu mûcib olmuştur.
Hayli zaman evvel, Kur'ân’daki tevâfuk sırrını açmaya başlamıştınız. Bugüne kadar lihikmetin mahfî kalmış olan i'câz-ı Kur'ân’dan, böyle çok mühim bir faslının keşfine ve neşrine muvaffak oluşunuza, ne kadar hamd ve şükür edilse yeridir. İzn-i Bârî ile açtığınız bu yolda ilerledikçe, daha ne kadar hàrikalar meşhûdunuz olacak ve bunlardan muhtaç kardeşlerinize ne àlî müjdeler vereceğiniz; geceden sonra gündüz, kıştan sonra bahar, dünyadan sonra âhiretin vücûdları gibi kat'î hissedilmektedir. Ne büyük bahtiyarlıktır ki, bu saâdetlere mazharız. Ne kadar bedbahtlıktır ki, bu nurlara göz yumarlar. Ne derece hatâdır ki bu hakàika, lâyıkı vechile alâkadar olunmaz. Ne câniyâne ve ahmakàne bir rûhtur ki, üflemekle bu güneşi söndürmek düşünürler...
İşte bu ışıklı yolunuzda Sâhib-i Kevser’in delâletiyle Kevser’i buldunuz. Şefîu'l-Mahşer’in izniyle Kevser ırmağının menba'ında durarak ﴾ وَسَقٰيهُمْ رَبُّهُمْ شَرَابًا طَهُورًا ﴿ âyet-i celîlesini okuyor ve “Ey nâs! Kim ki ebedî hayat ister, işte âb-ı hayat! Kim ki yolunu şaşırmış, işte vesile-i necât! Kim ki küfür ve inâdından dönmez! Onu bekliyor şedîd azâb ve ikàb!” ilâ âhir... Gibi nurlu beyânâtınızla her tâifeyi ihyâ, îkaz ediyorsunuz.
Sizi kudsî hizmetinizde, –alâ-kadri't-tâka– takibe çalışan dost, kardeş ve talebelerinize birer maşraba vererek muhtaçlara gıdâ, zaîf ve marîzlere ilâç, zâlim ve kâfirlere semm-i kàtil olan mâ-i kevserden ulaştırmayı emrediyorsunuz. Sizin kudsî hizmetinizle, irşadınızla açılan hakikat ufkuna bakınca Kur'ânın hududları ta'yin ve tahdid edilmeyecek kadar vâsi' bir havz-ı ekber olduğunu; Fâtiha besmelesinin (ب) menba'ından gelen, herbirisi ayrı lezzette, ayrı şiddette, ayrı kuvvette “Sûre”ler nâmında, yüz on dört âb-ı hayat şûbelerinin kevser musluğundan bu havuza akmakta olduğunu görür gibi oluyoruz.
“İdrak-i maâlî, bu küçük akla gerekmez;
