Ben de dedim: “Çok aldanmışsınız. Zarûret sû-i ihtiyardan gelse, kat'iyyen doğru değildir; haramı helâl etmez. Sû-i ihtiyardan gelmezse, yani zarûret haram yoluyla olmamış ise, zararı yok. Meselâ: Bir adam sû-i ihtiyarı ile haram bir tarzda kendini sarhoş etse ve sarhoşlukla bir cinayet yapsa; hüküm aleyhine cârî olur, mâzûr sayılmaz, ceza görür. Çünkü, sû-i ihtiyarı ile bu zarûret meydâna gelmiştir. Fakat bir meczûb çocuk cezbe hâlinde birisini vursa, mâzûrdur. Ceza görmez. Çünkü ihtiyarı dâhilinde değildir.”
İşte, ben o kumandana ve hocalara dedim: “Ekmek yemek, yaşamak gibi zarûrî ihtiyaçlar haricinde başka hangi zarûret var. Sû-i ihtiyardan, gayr-ı meşrû meyillerden ve haram muâmelelerden tevellüd eden hareketler haramı helâl etmeğe medâr olamazlar. Sinema, tiyatro, dans gibi şeylerde tiryâki olmuş ise, mutlak zarûret olmadığı ve sû-i ihtiyardan geldiği için, haramı helâl etmeğe sebeb olamaz. Kanun-u beşerî de bu noktaları nazara almış ki; ihtiyar haricinde zarûret-i kat'iyye ile, sû-i ihtiyardan neş'et eden hükümleri ayırmıştır. Kanun-u İlâhîde ise, daha esâslı ve muhkem bir şekilde bu esâslar tefrik edilmiş.”
Bununla beraber zamanın ilcaâtı ile zarûretler ortalıkta zannederek bazı hocaların bid'alara tarafdârlığından dolayı onlara hücum etmeyiniz. Bilmeyerek “zarûret var” zannıyla hareket eden o bîçârelere vurmayınız. Onun için kuvvetimizi dâhilde sarfetmiyoruz. Bîçâre, zarûret derecesine girmiş, bize muhâlif olanlardan hoca da olsa onlara ilişmeyiniz. Ben tek başımla daha evvel aleyhimdeki o kadar muârızlara karşı dayandığım, zerre kadar fütûr getirmediğim, o hizmet-i îmâniyede muvaffak olduğum hâlde; şimdi milyonlar Nur talebesi olduğu hâlde, yine müsbet hareket etmekle onların bütün tahkîratlarına, zulümlerine tahammül ediyorum.
Biz dünyaya bakmıyoruz. Baktığımız vakitte onlara yardımcı olarak çalışıyoruz. Âsâyişi muhâfazaya müsbet bir şekilde yardım ediyoruz. İşte bu gibi hakikatler itibariyle bize zulüm de etseler hoş görmeliyiz.
Risale-i Nurun neşri her tarafta kanâat-ı tâmme verdi ki, Demokratlar dine tarafdârdırlar. Şimdi bir Risaleye ilişmek; vatan, millet maslahatına tamamen zıttır.
Bir mahrem Risale vardı ki, o mahrem Risalenin neşrini men'etmiştim. “Öldükten sonra neşrolunsun.” demiştim. Sonra mahkemeler alıp okudular, tedkik ettiler; sonra berâet verdiler. Mahkeme-i temyiz, o berâeti tasdik etti. Ben de bunu dâhilde âsâyişi te'min için ve yüzde
