وَفُصُولِهِ وَصُحُفِهِ وَسُطُورِهِ وَاِتِّفَاقِ اَرْكَانِهِ وَاَنْوَاعِهِ وَاَجْزَائِهِ وَجُزْئِيَّاتِهِ وَسَكَنَتِهِ وَمُشْتَمِلاَتِهِ وَوَارِدَاتِهِ وَمَصَارِفِهِ بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقِيقَةِ الْحُدُوثِ وَالتَّغَيُّرِ وَالْاِمْكَانِ بِاِجْمَاعِ جَمِيعِ عُلَمَاءِ عِلْمِ الْكَلاَمِ وَبِشَهَادَةِ حَقِيقَةِ تَبْدِيلِ صُورَتِهِ وَمُشْتَمِلاَتِهِ بِالْحِكْمَةِ وَالْاِنْتِظَامِ وَتَجْدِيدِ حُرُوفِهِ وَكَلِمَاتِهِ بِالنِّظَامِ وَالْمِيزَانِ وَبِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقِيقَةِ التَّعَاوُنِ وَالتَّجَاوُبِ وَالتَّسَانُدِ وَالتَّدَاخُلِ وَالْمُوَازَنَةِ وَالْمُحَافَظَةِ فِى مَوْجُودَاتِهِ بِالْمُشَاهَدَةِ وَالْعَيَانِ
denilmiştir.
19. Mertebe: Esmâ-i Hüsnâ ve Sıfât-ı Kudsiye
Sonra, dünyaya gelen ve Dünyanın Yaratanı’nı arayan ve onsekiz aded mertebelerden çıkan ve arş-ı hakikate yetişen bir mi'râc-ı îmânî ile gâibâne mârifetten hâzırâne ve muhâtabâne bir makama terakkî eden meraklı ve müştâk yolcu adam, kendi rûhuna dedi ki: Fâtiha-ı şerîfede, başından tâ ﴾ اِيَّاكَ ﴿ kelimesine kadar gâibâne medh ü senâ ile bir huzur gelip ﴾ اِيَّاكَ ﴿ hitâbına çıkılması gibi, biz dahi doğrudan doğruya gâibâne aramayı bırakıp, aradığımızı aradığımızdan sormalıyız; herşeyi gösteren güneşi, güneşten sormak gerektir. Evet, herşeyi gösteren, kendini herşeyden ziyâde gösterir. Öyle ise şemsin şuââtı ile onu görmek ve tanımak gibi, Hàlık’ımızın esmâ-i hüsnâsıyla ve sıfât-ı kudsiyesiyle Onu, kàbiliyetimizin nisbetinde tanımaya çalışabiliriz.
Bu maksadın hadsiz yollarından iki yolu ve o iki yolun hadsiz mertebelerinden iki mertebeyi ve o iki mertebenin pek çok hakikatlerinden ve pek çok uzun tafsilâtından yalnız iki hakikati, icmâl ve ihtisar ile bu risalede beyân edeceğiz.
#### Birinci Hakikat
BİRİNCİ HAKİKAT: Bilmüşâhede gözümüzle görünen ve muhît ve dâimî ve muntazam ve dehşetli ve semâvî ve arzî olan bütün mevcûdâtı çeviren ve tebdil ve tecdîd eden ve kâinâtı kaplayan fa'âliyet-i müstevliye hakikati görünmesi ve o her cihetle hikmet-medâr fa'âliyet hakikatinin içinde tezâhür-ü rubûbiyet hakikatinin bilbedâhe hissedilmesi ve o her cihetle rahmet-feşân tezâhür-ü rubûbiyet hakikatinin içinde, tebârüz-ü ulûhiyet hakikati bizzarûre bilinmiş olmasıdır.
