Bediüzzaman’ın İstanbul’a Teşrîfi Münâsebetiyle Üniversiteli Bir Nur Talebesinin Arkadaşına Yazdığı Mektûb
Bediüzzaman’ın İstanbul’a Teşrîfi Münâsebetiyle Üniversiteli
Bir Nur Talebesinin Arkadaşına Yazdığı Mektûb
Sevgili Üstadımızın teşrîfinden dolayı bizi ve İstanbul’u tebrikinize teşekkür ederim. Bu muhteşem, müstesnâ hâdiseden dolayı, koca şehir kaynadı; için için bayram yapıyor. Âlimi-câhili, fakiri-zengini, genci-ihtiyarı mahkemelerde, otelde her yerde O’nu görmeye ve dinlemeye koşuyor.
Rüyalarımız dahi neş'e ve ferâhla dolu... Düşmanlarımızın ise yüzleri daha ziyâde karardı. Nifâklarının hiçbir şey yapmadığını ve yapamayacağını artık biliyorlar. Üstadımız, İstanbul’un şahsiyet devrinin yâdigârı olan herşeye yeniden can verdiler. Kardeşlerimizin gözünde, şehrin manzarası birdenbire değişti. Ayasofya, Sarayburnu’na kadar uzandı. Minârelerinde yine Ezân-ı Muhammedî (A.S.M.) okunuyor; içinde, hâfızlar yeniden Kur'ân-ı Kerîm tilâvetine başladılar. Fâtih, her gün türbesinden kalkarak, fethettiği şehrin büyük ve mübârek misâfirine, “Hoş geldiniz!” diyor ve O’nu tebrik ediyor. Yeni Câmi’in şerefesinden, Beyoğlu’nun en karanlık ve mülevves izbesine kadar nüfûz edecek ışık tûfânını şimdiden görür gibi oluyoruz. Hepsinin, Ayasofya’nın, Fâtih’in, Sultan Ahmed’in, Eyüb’ün ve Süleymaniye’nin ve bütün müslüman İstanbul’un hicâb perdelerini yüzlerinden atışı ve bize daha muhteşem ve daha samîmî görünmeleri, bu büyük teşrîften ve bu ulvî nurdan... Üstadımız, artık bu şehrin güneşi. O giderse, ufkundaki güneş de onu takib edecek ve milyonluk şehir kararıverecek. Tesellîmiz, Fâtih Şehri’nin Risale-i Nur’la aydınlanacağı ve parlayacağı ümîdidir.
Üstadımızın teşrîfini telefonla haber verdikleri zaman, cansız vücûdumdan birdenbire bir cereyan geçti. Öldürücü ve uyuşturucu değil; dirilten, canlandıran bir cereyan... Maddî ve manevî varlığımın bir ânda kuvvet bulup, muazzam bir mıknatısın beni çektiğini hissettim. Ağır Ceza Mahkemesi’ne vâsıl olduğum zaman, biraz evvelki tahassüslerimin bütün cem'iyette hâkim olduğunu farkettim. Mahkemenin içi ve dışı tıklım tıklım dolu idi. Kalabalığı yararak içeri girmek istedim; fakat gözüm iki üniversiteli talebenin arasında yürüyen Üstada ilişti. Mânâsıyla olduğu kadar maddesi ve kıyafeti ile de bambaşka olan ve şu ânda milyonlarca gözün O’nun üzerinde toplandığı müstesnâ varlık, sanki hiçbir şeyle alâkadar değildi ve hiçbir hâdiseden haberi yoktu. ................
Mahkemenin içindeyim. Ulvî isim zikredilir edilmez, büyük adam koca bir milletin, dinin ve devrin tarihî mümessili olarak içeri girdi. Ufak bir
