► (28) ◄
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Ehemmiyetli bir taraftan ehemmiyetli ve mânidâr bir suâl edilmiş. Bana sordular ki: “Siz cem'iyet olmadığınıza, üç mahkeme o cihette berâet vermesiyle ve yirmi seneden beri tarassud ve nezâret eden altı vilâyetin o noktadan ilişmemeleriyle tahakkuk ettiği hâlde, Nurcularda öyle hàrika bir alâka var ki hiçbir cem'iyette, hiçbir komitede yoktur. Bu müşkülü halletmenizi isteriz.” dediler.
Ben de cevaben dedim ki: “Evet, Nurcular cem'iyet-memiyet, hususan siyâsî ve dünyevî ve menfî ve şahsî ve cemâatî menfaat için teşekkül eden cem'iyet ve komite değiller ve olamazlar. Fakat, bu vatanın eski kahramanları kemâl-i sevinçle şehâdet mertebesini kazanmak için rûhlarını fedâ eden milyonlar İslâm fedâilerinin ahfâdları, oğulları ve kızları, o fedâilik damarından irsiyet almışlar ki, bu hàrika alâkayı gösterip Denizli Mahkemesinde bu âciz bîçâre kardeşlerine bu gelen cümleyi onlar hesabına söylettirdiler: ‘Milyonlar kahraman başlar fedâ oldukları bir hakikate başımız dahi fedâ olsun!’ diye onlar nâmına söylemiş, mahkemeyi hayret ve takdirle susturmuş. Demek Nurcularda hakîki, hàlis, sırf rızâ-yı İlâhî için ve müsbet ve uhrevî fedâiler var ki; mason ve komünist ve ifsad ve zındıka ve ilhâd ve taşnak gibi dehşetli komiteler o Nurculara çare bulamayıp hükûmeti ve adliyeyi aldatarak lastikli kanunlar ile onları kırmak ve dağıtmak istiyorlar. İnşâallâh bir halt edemezler. Belki Nurun ve îmânın fedâilerini çoğaltmağa sebebiyet verecekler.”
Said Nursî ∗∗∗
► (29) ◄
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Dünkü suâle benzer, kırk sene evvel olmuş bir suâl ve cevabı size hikâye edeceğim. O eski zamanda, Eski Said’in talebeleri üstadlarıyla şiddet-i alâkaları fedâilik derecesine geldiğinden, Van, Bitlis tarafında Ermeni komitesi, Taşnak fedâileri çok fa'âliyette bulunmasıyla Eski Said onlara karşı duruyordu, bir derece susturuyordu. Kendi talebelerine mavzer tüfekleri bulup medresesi bir vakit asker kışlası gibi silâhlar, kitaplarla beraber bulunduğu vakit, bir asker ferîki geldi, gördü, dedi: “Bu medrese değil, kışladır.”
