İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 115 / 683
115

Onbirinci Ricâ

Onbirinci Ricâ

Esâretten geldikten sonra İstanbul’da Çamlıca Tepesinde bir köşkte, merhum biraderzâdem Abdurrahman (Rahmetullâhi Aleyh) ile beraber oturuyorduk. Bu hayatım, hayat-ı dünyeviye cihetinde, bizim gibilere en mes'ûdâne bir hayat sayılabilirdi. Çünkü esâretten kurtulmuştum; Dâru'l-Hikmet’te, meslek-i ilmiyeme münâsib, en àlî bir tarzda neşr-i ilme muvaffakıyet vardı. Bana teveccüh eden haysiyet ve şeref, haddimden çok fazla idi. Mevkice İstanbul’un en güzel yeri olan Çamlıca’da oturuyordum. Hem herşeyim mükemmeldi. Merhum biraderzâdem Abdurrahman gibi gayet zekî, fedâkâr, hem talebe, hem hizmetkâr, hem kâtib, hem evlâd-ı maneviyem beraberdi. Dünyada herkesten ziyâde kendimi mes'ûd bilirken, aynaya baktım; saçımda, sakalımda beyaz kılları gördüm.

Birden, esârette, Kosturma’daki câmideki intibâh-ı rûhî yine başladı. Onun eseri olarak, kalben merbût olduğum ve medâr-ı saâdet-i dünyeviye zannettiğim hâlâtı, esbâbı tedkike başladım. Hangisini tedkik ettimse, baktım ki, çürüktür, alâkaya değmiyor, aldatıyor. O sıralarda, en sadâkatli zannettiğim bir arkadaşımda, umulmadık bir sadâkatsizlik ve hâtıra gelmez bir vefâsızlık gördüm. Hayat-ı dünyeviyeden bir ürkmek geldi. Kalbime dedim: “Acaba ben bütün bütün aldanmış mıyım? Görüyorum ki, hakikat noktasında acınacak hâlimize, pek çok insanlar gıbta ile bakıyorlar... Bütün bu insanlar divâne mi olmuşlar? Yoksa şimdi ben divâne mi oluyorum ki, bu dünya-perest insanları divâne görüyorum?”

Her ne ise... Ben, ihtiyarlığın verdiği şiddetli intibâh cihetinde, en evvel, alâkadar olduğum fânî şeylerin fânîliğini gördüm. Kendime de baktım, nihâyet-i aczde gördüm. O vakit, bekà isteyen ve bekà tevehhümüyle fânîlere mübtelâ olan rûhum bütün kuvvetiyle dedi ki: “Mâdem cismen fânîyim; bu fânîlerden bana ne hayır gelebilir? Mâdem ben âcizim; bu âcizlerden ne bekleyebilirim? Benim derdime çare bulacak bir Bâkî-i Sermedî, bir Kadîr-i Ezelî lâzım” diyerek taharrîye başladım.

O vakit, herşeyden evvel, eskiden beri tahsil ettiğim ilme müracaat edip, bir tesellî, bir ricâ aramaya başladım. Maatteessüf, o vakte kadar ulûm-u felsefeyi ulûm-u İslâmiye ile beraber havsalama doldurup, o ulûm-u felsefeyi, pek yanlış olarak, mâden-i tekemmül ve medâr-ı tenevvür zannetmiştim. Hâlbuki, o felsefî mes'eleler, rûhumu pek çok fazla

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.