İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 49 / 683
49

İstanbul’a gelmeden evvel bir gün Tâhir Paşa:

İstanbul’a gelmeden evvel bir gün Tâhir Paşa:

Şark ulemâsını ilzam ediyorsun, fakat İstanbul’a gidip o denizdeki büyük balıklara da meydân okuyabilecek misin? demişti. İstanbul’a gelir gelmez ulemâyı münâzaraya dâvet etti. Bunun üzerine İstanbul’daki meşhûr âlimler grup grup ziyarete gelip suâller soruyorlar ve o hepsinin de cevablarını sahîh olarak veriyordu. Bundan maksadı, Şarkî Anadolu’daki ilim ve irfan fa'âliyetine nazar-ı dikkati celbetmekti. Yoksa Molla Said, kat'iyyen hodfürûşluğu sevmezdi. Her türlü gösteriş ve âlâyişten müberrâ olarak hareket ederdi. İlim, cesâret, hâfıza ve zekâ itibariyle pek hàrika idi. Aynı derecede belki daha ziyâde olarak hàlis ve muhlis idi. Tasannu' ve tekellüften kat'iyyen hoşlanmazdı. İstanbul’daki ikametgâhının kapısında şöyle bir levha asılı idi: “Burada her müşkül halledilir, her suâle cevab verilir; fakat suâl sorulmaz.” (Hâşiye) [^11] .

[^11]: (Hâşiye) Burada şunu ilâveten beyân etmek icâb eder ki: Said Nursî'nin hayatının son otuz-kırk senesinde, Din-i İslâma ve Kur'âna hizmet cihetinde fevkalâde bir rahmet ve inâyetle Risale-i Nur ihsân edildiğinden ve âlem-şümûl bir manevî cihad-ı diniye ve Hizmet-i Kur'âniyede bulunduğundan anlaşılmış ve sonra kendileri de bir manevî ihtarla kaleme almışlardır ki, onun hayatı bir intizam dâiresinde geçiyordu. Yani, ileride mühim bir Hizmet-i Kur'âniyede bulunacağı için, Cenâb-ı Hak o Hizmet-i Kur'âniyeye zemin hazırlamak hikmetiyle, Said'i fevkalhad şartlar içerisinde ve fevkalâde inâyet altında hàrika bir zekâ ve dehâ ile mücehhez olarak istihdam ve istimâl ediyordu. Onun için, Tarihçe-i Hayat'ın başında beyân edildiği vechile, O'nun hayat ve ahvâline bu nokta-i nazarla bakmak lâzımdır. Ve hattâ kendisi hürriyetten evvel birçok talebelerine, dostlarına: "Bir nur görüyorum, istikbâle büyük ümîdlerle bakıyorum" diye, ehemmiyetli bir Kur'ân hizmetinin vukû' bulacağını haber veriyordu. Bir hiss-i kable'l-vukû' ile Risale-i Nurun şimdiki manevî Hizmet-i Kur'âniye ve îmâniyesini, o zamanları siyaset âleminde olacak zannedip bütün kuvvetiyle İstanbul'da siyaseti, dine, Kur'âna âlet ederek çalışıyordu.

İstanbul’da grup grup gelen ulemânın suâllerini cevablandırıyordu. Genç yaşında böyle bilâ-istisna bütün suâllere cevab vermesi ve gayet mukni' ve belîğ ifâde ve hàrika hâl ve tavırlarıyla, ehl-i ilmi hayranlıkla takdire sevkediyordu. Ve “Bediüzzaman” ünvânına bihakkın lâyık görüyorlar ve bu fevkalâde zâtı, bir “nâdire-i hilkat” olarak tavsif ediyorlardı.

Hattâ bu zamanlarda Mısır Câmiü'l-Ezher Üniversitesi reislerinden meşhûr Şeyh Bahît Efendi İstanbul’a bir seyahat için geldiğinde; Kürdistan’ın sarp, yalçın kayaları arasından gelerek İstanbul’da bulunan Bediüzzaman Said Nursî’yi ilzam edemeyen İstanbul ulemâsı, Şeyh Bahît’ten bu genç hocanın ilzam edilmesini isterler. Şeyh Bahît de bu teklifi kabûl ederek bir münâzara zemini arar. Ve bir namaz vakti Ayasofya Câmii’nden çıkıp çayhâneye oturulduğunda bunu fırsat telâkki eden Şeyh Bahît Efendi, yanında ulemâ hazır bulunduğu hâlde Bediüzzaman’a hitâben:

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.