مَا تَقُولُ فِى حَقِّ الْاَوْرُوبَائِيَّةِ وَالْعُثْمَانِيَّةِ
Yani: “Avrupa ve Osmanlılar hakkında ne diyorsunuz, fikriniz nedir?” der.
Şeyh Bahît Efendi’nin bu suâlden maksadı; Bediüzzaman’ın şek olmayan bir bahr-i ummân gibi ilmini ve ateşpâre-i zekâsını tecrübe etmek değil, belki, zaman-ı istikbâle ait şiddet-i ihâtasını ve idare-i âlemdeki siyasetini anlamak idi. Buna karşı Bediüzzaman’ın verdiği cevab şu oldu:
اِنَّ الْاَوْرُوبَا حَامِلَةٌ بِالْاِسْلاَمِيَّةِ فَسَتَلِدُ يَوْمًا مَا
وَاِنَّ الْعُثْمَانِيَّةَ حَامِلَةٌ بِالْاَوْرُوبَائِيَّةِ فَسَتَلِدُ يَوْمًا مَا
Yani “Avrupa, bir İslâm devletine hâmiledir, günün birinde onu doğuracak; Osmanlılar da Avrupa ile hâmiledir, o da onu doğuracak.”
Bu cevaba karşı Şeyh Bahît Hazretleri:
— Bu gençle münâzara edilmez, ben de aynı kanâatteyim. Fakat bu kadar vecîz ve belîğâne bir tarzda ifâde etmek, ancak Bediüzzaman’a hàstır (∗) [^12] demiştir.
[^12]: (∗) Nitekim Bediüzzaman'ın dediği gibi; ihbarâtın iki kutbu da tahakkuk etmiş, bir-iki sene sonra Meşrûtiyet devrinde Şeâir-i İslâmiyeye muhâlif çok âdât-ı ecnebiyeyi ahzetmek ve gittikçe Türkiye'de yerleştirmek; ve şimdi Avrupa'da Kur'âna ve İslâmiyete karşı gösterilen hüsn-ü alâka ve bilhassa bahtiyar Alman milletinde fevc fevc İslâmiyeti kabûl etmek gibi hâdiseler, o ihbarı tamamıyla tasdik etmişlerdir.
Bediüzzaman’ın İstanbul’da hayatı, bir derece siyâsîdir. Siyaset yoluyla İslâmiyete hizmet edilecek, diye kanâat besliyordu. Siyâsî hayata karışması, İslâmiyete hizmet aşkının bir neticesi idi. Dâima hürriyet tarafdârı idi. Gördüğü haksızlıklardan dolayı Jön Türklere dâima muhâlefette bulunarak: “Siz dini incittiniz, gayretullâha dokundunuz, şerîatı tezyif ettiniz; neticesi vahîm olacaktır” diye izhâr-ı muhâlefetten çekinmiyordu.
Hürriyetten sonra, mücâhid arkadaşlarıyla beraber İttihâd-ı Muhammedî (A.S.M.) Cem'iyeti’ni kurmuşlar, cem'iyet pek kısa bir zamanda inkişafa başlamış, hattâ Bediüzzaman’ın bir makalesiyle Adapazarı ve İzmit havâlisinde ellibin kişi cem'iyete dâhil olmuştu.
Hürriyeti sû-i tefsir etmemek ve meşrûtiyeti, meşrûtiyet-i meşrûa olarak kabûl etmek lâzım geldiğini ileri sürerek bu hususta dinî gazetelerde makaleler neşrediyor ve hitâbelerde bulunuyordu. Bu makale ve hitâbeleri, emsâlsiz denecek kadar belîğ ve mukni' idi. Ehl-i ilim ve ehl-i siyaset, Said Nursî’nin bu yazılarından ve derslerinden çok istifade
