► (36) ◄
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Sakın sakın dünya cereyanları, hususan siyaset cereyanları ve bilhassa harice bakan cereyanlar, sizi tefrikaya atmasın; karşınızda ittihâd etmiş dalâlet fırkalarına karşı sizi perîşan etmesin, اَلْحُبُّ فِى اللّٰهِ وَالْبُغْضُ فِى اللّٰهِ düstur-u Rahmânî yerine اَلْحُبُّ فِى السِّيَاسَةِ وَالْبُغْضُ لِلسِّيَاسَةِ düstur-u şeytânî hükmederek, melek gibi bir hakikat kardeşine adâvet ve el-hannâs gibi bir siyaset arkadaşına muhabbet ve tarafdârlıkla zulmüne rızâ gösterip, cinayetine ma'nen şerîk eylemesin.
Evet, bu zamandaki siyaset, kalbleri ifsad edip, asabî rûhları azâb içinde bırakır. Selâmet-i kalb ve istirahat-i rûh isteyen adam, siyaseti bırakmalı. Evet şimdi, Küre-i Arz’da herkes; ya kalben, ya rûhen, ya aklen, ya bedenen, gelen musîbetten hissedarlıktan azâb çekiyor; perîşandır. Bilhassa ehl-i dalâlet ve ehl-i gaflet, merhamet-i umumiye-i İlâhiyeden ve hikmet-i tâmme-i Sübhâniyeden habersiz olduğundan; rikkat-i cinsiye sebebiyle nev'-i beşerle alâkadar olduğundan, kendi eleminden başka, nev'-i beşerin şimdiki elim ve dehşetli elemleri ile dahi müteellim olup azâb çekiyor. Çünkü, lüzumsuz ve mâlâyanî bir sûrette, vazife-i hakîkiyelerini ve elzem işlerini bırakıp, âfâkî ve siyâsî boğuşmalara ve kâinâtın hâdiselerini merakla dinleyerek, karışarak, rûhlarını sersem, akıllarını geveze etmişler. “Zarara râzı olana merhamet edilmez.” mânâsında اَلرَّاضِى بِالضَّرَرِ لاَ يُنْظَرُ لَهُ kaide-i esâsiyesiyle, şefkat hakkını ve merhamet liyâkatini kendilerinden selbetmiştir. Onlara acınmaz ve şefkat edilmez. Ve lüzumsuz, başlarına belâ getiriyorlar. Ben tahmin ediyorum ki, bütün Küre-i Arz’ın bu yangınında ve fırtınalarında selâmet-i kalbini ve istirahat-i rûhunu muhâfaza eden ve kurtaran, yalnız hakîki ehl-i îmân ve ehl-i tevekkül ve rızâdır. Bunun içinde en ziyâde kendini kurtaranlar, Risale-i Nur dâiresine sadâkatle girenlerdir. Çünkü onlar, Risale-i Nur’dan aldıkları îmân-ı tahkîkî derslerinin nuruyla, gözüyle herşeyde Rahmet-i İlâhiyenin izini, yüzünü görüp herşeyde kemâl-i hikmetini, cemâl-i adâletini müşâhede ettiklerinden; kemâl-i teslîmiyet ve rızâ ile Rubûbiyet-i İlâhiyenin icraatından olan musîbetleri, teslîmiyetle ve gülerek karşılıyorlar, rızâ gösteriyorlar. Ve merhamet-i İlâhiyeden daha ileri şefkatlerini sürmüyorlar ki, elem ve azâb çeksinler. İşte bu hakikate binâen, değil yalnız hayat-ı uhreviyenin, belki dünyadaki hayatın dahi
