Düsturun mânâsı: “Zarara kendi râzı olanın lehinde bakılmaz. Ona şefkat edip acınmaz.”
Mâdem bu âyet, bu düstur; bizi zarara bilerek râzı olanlara acımaktan men'ediyor; biz de bütün kuvvetimiz ve merakımızla, vaktimizi kudsî vazifeye hasretmeliyiz. Onun haricindekileri mâlâyanî bilip, vaktimizi zâyi' etmemeliyiz. Çünkü elimizde nur var; topuz yoktur. Biz tecâvüz edemeyiz. Bize tecâvüz edilse, nur gösteririz. Vaziyetimiz bir nev'i nurânî müdafaadır.
Bu tetimmenin yazılmasının sebeblerinden birisi:
Risale-i Nurun bir talebesini tecrübe ettim. Acaba bu heyecan, şimdiki siyasete karşı ne fikirdedir diye, Boğazlar hakkında boşboğazlığı münâsebetiyle bir-iki şey sordum. Baktım, alâkadarâne ve bilerek cevab verdi. Kalben, yazık dedim. Bu vazife-i nuriyede zararı olacak. Sonra şiddetle îkaz ettim اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَالسِّيَاسَةِ bir düsturumuz vardır. Eğer insanlara acıyorsan, geçmiş düstur onlara merhamete liyâkatini selbediyor. Cennet adamlar istediği gibi, Cehennem de adam ister.
(Beşinci Şuâ’nın yine kısmen verdiği haberler tezâhür ediyor.)
Said Nursî ∗∗∗
► (04) ◄
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
…………………….
Hem, bunu kat'iyyen ilân ediyorum ki: Risale-i Nur, Kur'ânın malıdır. Benim ne haddim var ki, sâhib olayım; tâ ki, kusurlarım O’na sirâyet etsin. Belki, o Nur’un kusurlu bir hàdimi ve o elmas mücevherât dükkânının bir dellâlıyım. Benim karma karışık vaziyetim O’na sirâyet edemez, O’na dokunamaz. Zâten Risale-i Nur’un bize verdiği ders de, hakikat-i ihlâs ve terk-i enâniyet ve dâima kendini kusurlu bilmek ve hodfürûşluk etmemektir. Kendimizi değil, Risale-i Nur’un şahs-ı manevîsini ehl-i îmâna gösteriyoruz. Bizler, kusurumuzu görene ve bize bildirene, fakat hakikat olmak şartıyla, minnetdâr oluyoruz; Allah râzı olsun deriz. Boynumuzda bir akreb bulunsa, ısırmadan atılsa nasıl memnun oluruz. Kusurumuzu –fakat garaz ve inâd olmamak şartıyla ve bid'alara ve dalâlete yardım etmemek kaydıyla– kabûl edip minnetdâr oluyoruz. ∗∗∗
