İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 134 / 683
134

► (11) ◄

Bu meb'ûsâna hitâb, namaz kılanlara altmış meb'ûs daha ilâve eder. Namazgâh olan küçücük odayı, büyük bir odaya tebdil ettirir.

Bu parça, meb'ûslara ve umum kumandanlara ve ulemâlara okutturulmakla, reisle şiddetli bir münâkaşaya sebebiyet verir. Bir gün dîvân-ı riyâsette, elli-altmış meb'ûs içinde, karşılıklı fikir teatisinde, M. Kemâl Paşa:

– Sizin gibi kahraman bir hoca bize lâzımdır. Sizi yüksek fikirlerinizden istifade etmek için buraya çağırdık. Geldiniz, en evvel namaza dair şeyleri yazdınız, aramıza ihtilâf verdiniz, der. Bu söz üzerine, Bediüzzaman birkaç ma'kul cevabı verdikten sonra, şiddetle ve hiddetle iki parmağını ileri uzatarak:

– Paşa, Paşa! İslâmiyette, îmândan sonra en yüksek hakikat namazdır. Namaz kılmayan hâindir, hâinin hükmü merduttur, der. Fakat paşa tarziye verir, ilişemez.

Bediüzzaman, Ankara’da bulunduğu müddetçe, en birinci maksadı olan, Şark Dâru'l-Fünûnunun te'sisi için uğraşmaktan kat'iyyen geri durmadı. Bir gün meb'ûslar hey'etine der:

– Bütün hayatımda bu dâru'l-fünûnu takib ediyorum. Sultan Reşâd ve İttihâdçılar, yirmi bin altın lira verdiler. Siz de o kadar ilâve ediniz...

O zaman, yüzelli bin banknot vermeye karar verdiler. Bunun üzerine: “Bunu meb'ûslar imza etmelidirler” der. Bazı meb'ûslar diyorlar ki:

– Yalnız; sen, medrese usûlüyle, sırf İslâmiyet noktasında gidiyorsun; hâlbuki şimdi garblılara benzemek lâzım.

Bediüzzaman:

– O Vilâyât-ı Şarkıye, Âlem-i İslâmın bir nev'i merkezi hükmündedir; fünûn-u cedîde yanında, ulûm-u diniye de lâzım ve elzemdir. Çünkü ekser enbiyânın Şarkta, ekser hükemânın Garbda gelmesi gösteriyor ki; Şarkın terakkiyâtı dinle kàimdir. Başka vilâyetlerde sırf fünûn-u cedîde okuttursanız da, Şarkta her hâlde, millet, vatan maslahatı nâmına, ulûm-u diniye esâs olmalıdır. Yoksa, Türk olmayan Müslümanlar, Türk’e hakîki kardeşliğini hissedemeyecek. Şimdi, bu kadar düşmanlara karşı teâvün ve tesânüde muhtacız. Hattâ bu hususta size bir hakikatli misâl vereyim:

Eskiden, Türk olmayan bir talebem vardı. Eski medresemde, hamiyetli ve gayet zekî o talebem, ulûm-u diniyeden aldığı hamiyet dersi ile her vakit derdi: “Sâlih bir Türk, elbette fâsık kardeşimden ve babamdan bana daha ziyâde kardeştir ve akrabadır.” Sonra aynı talebe, tâlihsizliğinden, sırf maddî fünûn-u cedîde okumuş. Sonra ben –dört sene sonra– esâretten gelince onunla konuştum. Hamiyet-i milliye bahsi oldu. O dedi ki:

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.