kâinâta ilân ediyorlar. Güneşin ziyâsındaki yedi renk ile güneşi tanımak gibi, yetmiş renk ile, belki esmâ-i hüsnâ adedince, Şems-i Ezelî’nin ziyâsından tecellî eden ayrı ayrı nurlu renkler ve çeşit çeşit ziyâlı levnler ve başka başka hakikatli tarîkatlar ve muhtelif doğru meslekler ve mütenevvi' haklı meşreblerde bulunan o kudsî dâhîlerin ve nurânî âriflerin icmâ ve ittifakla imza ettikleri bir hakikat, ne derece zâhir ve bâhir olduğunu aynelyakìn müşâhede etti ve Enbiyânın (Aleyhimüsselâm) icmâı ve asfiyânın ittifakı ve evliyânın tevâfuku ve bu üç icmâın birden ittifakı, güneşi gösteren gündüzün ziyâsından daha parlak gördü.
İşte, bu misâfirin tekyeden aldığı feyze kısa bir işâret olarak, Birinci Makamın onuncu mertebesinde:
لااِلٰهَاِلَّااللهُ الَّذِى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ اِجْمَاعُ الْاَوْلِيَاءِ بِكَشْفِيَّاتِهِمْ وَكَرَامَاتِهِمُ الظَّاهِرَةِ الْمُحَقَّقَةِ الْمُصَدَّقَةِ
denilmiş.
11. Mertebe: Melâikeler
Sonra, kemâlât-ı insaniyenin en mühimmi ve en büyüğü, belki, bilcümle kemâlât-ı insaniyenin menba'ı ve esâsı îmân-ı Billâh’tan ve mârifetullâhtan neş'et eden muhabbetullâh olduğunu bilen o dünya seyyahı, bütün kuvvetiyle ve letâifiyle, îmânın kuvvetinde ve mârifetin inkişafında daha ziyâde terakkî etmesini istemek fikriyle başını kaldırdı ve semâvâta baktı. Kendi aklına dedi ki: “Mâdem kâinâtta en kıymetdâr şey hayattır ve kâinâtın mevcûdâtı hayata musahhardır ve mâdem zîhayatın en kıymetdârı zîrûhtur ve zîrûhun en kıymetdârı zîşuûrdur ve mâdem bu kıymetdârlık için küre-i zemin, zîhayatı mütemâdiyen çoğaltmak için her asır, her sene dolar boşalır. Elbette ve herhalde, bu muhteşem ve müzeyyen olan semâvâtın dahi kendisine münâsib ahâlisi ve sekenesi, zîhayat ve zîrûh ve zîşuûrlardan vardır ki; huzur-u Muhammedîde (A.S.M.) sahâbelere görünen Hazret-i Cebrâil’in (A.S.) temessülü gibi melâikeleri görmek ve onlarla konuşmak hâdiseleri, tevâtür sûretinde eskiden beri nakil ve rivâyet ediliyor. Öyle ise keşke ben semâvât ehli ile dahi görüşseydim, onlar ne fikirde olduklarını bilseydim. Çünkü Hàlık-ı Kâinât hakkında en mühim söz onlarındır.” diye düşünürken, birden semâvî şöyle bir sesi işitti: “Mâdem bizim ile görüşmek ve dersimizi dinlemek istersin, bil ki: Başta Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm ve Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân olarak bütün peygamberlere vâsıtamızla gelen mesâil-i îmâniyeye en evvel biz îmân etmişiz.
Hem, insanlara temessül edip görünen ve bizlerden olan bütün ervâh-ı tayyibe, bilâ-istisna ve bil'ittifak, bu kâinât Hàlık’ının vücûb-u vücûduna
