İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 48 / 683
48

Bediüzzaman’ın, bu havadis üzerine: “Kur'ânın sönmez ve söndürülmez manevî bir güneş hükmünde olduğunu, ben dünyaya isbât edeceğim ve göstereceğim!” diye kuvvetli bir niyet rûhunda uyanır ve bu sâikle çalışır. (Hâşiye) [^10]

[^10]:(Hâşiye) Said Nursî, altmış beş sene evvel Van'da Vâli Tâhir Paşa'nın yanında iken okuduğu bir gazetede, İngiliz Müstemlekât Nâzırı'nın İngiliz Meclis-i Meb'ûsânı'nda elinde Kur'ânı göstererek: "Bu Kur'ân, Müslümanların elinde kaldıkça biz onlara hakîki hâkim olamayız. Ya Kur'ânı ortadan kaldırmalıyız, veya onları Kur'ândan soğutmalıyız" sözü üzerine, rûhunda bir feverân ve nihâyetsiz bir gayret uyanır. Kur'ânın bir mu'cize olduğunu isbât ederek her tarafa neşretmek ve kâfirleri tam susturmak ister; buna kat'î karar verir. Van'da bulunduğu onbeş sene müddet içerisinde hıfzına aldığı seksenden ziyâde kitabı ezbere devrettiği gibi, Âlem-i İslâmın hâl-i hâzırda durumu hakkında da gerekli her türlü ma'lûmâtı elde eder. Nazîrsiz bir allâme olan Bediüzzaman, daha genç yaşında görünen müstesnâ zekâ ve ilminden de anlaşıldığı gibi, sâir emsâlleri fevkınde kendisine ayrıca Hikmet-i Kur'âniye ta'lim edilmişti. Kendisi, asr-ı hâzırın ihtiyacını karşılayacak, zamanın ilmî ve edebî seviyesinin fevkınde bütün dünyaya Kur'ânın mu'cize olduğunu isbât ve herkesi iknâ edebilecek bir kàbiliyet, metânet, emel ve fedâkârlık taşıyordu. Bir buğday tanesi kadar çam çekirdeğinden dağ gibi bir ağacın zuhûru, Kudret-i İlâhiyeyi açıkça gösterdiği gibi; maddî hiçbir kuvvete sâhib olmayan, bil'akis mazlum ve bir nev'i elleri kolları bağlı bir vaziyette Bediüzzaman'ın çekirdek-misâl hayatı ve hizmetiyle tarihin en dehşetli bir devrinde hem Anadolu, hem Âlem-i İslâm, hem dünyanın ekserîsine de maddeten te'sir edecek ve zihniyetlerini değiştirecek manevî, küllî ve cihan-şümûl bir inkişafın zuhûru; aynen bir Kudret-i mutlaka ve istihdam-ı İlâhî ve sevk-i Rabbânî ile olduğu akla ve kalbe görünmektedir. Filhakîka; bir eserinde tahdîs-i ni'met sûretinde hizmet-i îmâniyeye ait inâyet-i İlâhiyeden bahsederken şöyle der: "Eski harb-i umumîde ve daha evvellerinde, bir vâkıa-i sâdıkada görüyorum ki: Ararat Dağı denilen meşhûr Ağrı Dağı'nın altındayım. Birden o dağ müdhiş infilâk etti; dağlar gibi parçaları dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde baktım ki, merhum vâlidem yanımdadır. Dedim: - Ana korkma, Cenâb-ı Hakk'ın emridir. O hem Rahîmdir, hem Hakîmdir. Birden o hâlette iken baktım ki, mühim bir zât bana âmirâne diyor ki: - İ'câz-ı Kur'ânı beyân et! Uyandım, anladım ki: Bir büyük infilâk olacak. O infilâk ve inkılâbdan sonra Kur'ân etrafındaki sûrlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur'ân kendi kendini müdafaa edecek. Ve Kur'âna hücum edilecek. İ'câzı onun çelik bir zırhı olacak ve şu i'câzın bir nev'ini, şu zamanda izhârına -haddimin fevkınde olarak- benim gibi bir adam namzed olacak ve namzed olduğumu anladım."

Bediüzzaman’ın, Şarkî Anadolu’da “Medresetü'z-Zehrâ” nâmında bir dâru'l-fünûn açmak, ya Van’da veyâhut da Diyarbekir’de dâru'l-fünûn derecesinde bir medrese te'sisine çalışmak için İstanbul’a geldi. İstanbul’a gelişini bir muharrir şöyle tasvir etmişti: “Şarkın yalçın kayalıklarından, bir ateşpâre-i zekâ İstanbul âfâkında tulû' etti.”

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.