koşuyorlar ve o câzibedâr Nur’un pervânesi oluyorlar. Bu hakikatin parlak bir misâli olarak geniş bir talebe kütlesi, az zamanda din düşmanlarını titreten bir hâle gelmiştir.
Risale-i Nur’un her cihetten olduğu gibi edebî cihetten de kıymet ve ehemmiyetini ifâde etmek, ediplerin, hususan bizlerin bin derece haddinden uzaktır. Bu husustaki karınca kararınca olan sönük, fakat samîmî ve hakikatli ifâdelerimiz, Risale-i Nur’dan gördüğümüz azîm istifadeye mukâbil sonsuz bir minnet ve şükrânımızın ifâdesinden ibarettir. Yoksa bu mevzûlarda sâhib-i salâhiyet ve sâhib-i ihtisas, ancak ve ancak Risale-i Nur’un kendi müellifi olabilir.
Risale-i Nur, bu asrın ihtiyacına tam cevab veren yegâne tefsir-i Kur'ânî olduğu, enâniyetini Hakk’a fedâ eden fazilet-perver İslâm ulemâsı tarafından tasdik ve fevkalâde bir şekilde takdir ve tahsin edilmiş ve edilmektedir. Elli sene evvel Bediüzzaman Said Nursî’nin te'lifâtındaki hususiyetler ve bir bahr-i ummân gibi O’nun ilmî dehâsıdır ki, Mısır matbuâtında “Bediüzzaman, Fatînü'l-Asr’dır.” diye yüksek ehl-i ilme hüküm verdirmiştir.
Bediüzzaman, mukàbelesiz hediye kabûl etmemeyi düstur-u hayat edindiği düşmanlarınca da tasdik edilerek, İslâmiyet düşmanlarının ehl-i ilme yaptığı ithamı, bu düsturuyla fiilen tekzîb ve ilmin hiçbir şeye âlet olmadığını yine fiiliyâtı ile isbât etmiştir. Ulemâ-i İslâmın şeref ve haysiyetini ve izzet-i İslâmiye ve izzet-i diniyeyi, en zâlim ve hunhar hükümdarlar karşısında bile muhâfaza ve müdafaa etmiştir. Aç kaldığı zamanlarda dahi, hayatı boyunca olan istiğnâ kaidesini bozmamış ve “İktisad ve kanâat iki büyük hazinedir, bunların bereketi bana kâfîdir.” diyerek halklardan istiğnâ etmiş ve etmektedir.
Bediüzzaman Said Nursî’nin senelerden beri hapisten hapse, zindândan zindâna atılması ve menfâdan menfâya sürülmesi ve kendisine dâima tazyîkler ve şiddetli zulüm ve dehşetli işkenceler yapılması ve onyedi defa zehir verilmesi, bir günde bir aylık azablar çektirilmesi, kendisinin ve Risale-i Nur Külliyatının hakkâniyet ve sıdkına birer canlı mühür ve birer parlak delildir. Meselâ Hindistan’da sormuşlar: “Bediüzzaman nasıl bir kimsedir?” Cevaben denilmiş ki: “Hasta, garîb, fakir, mazlum, hediye ve sadakaları kabûl etmeyen ve hâlen de çekmekte olduğu o kadar zulümlere rağmen altmış senedir da'vâsından vazgeçmeyen bir ihtiyardır.” Onlar da: “Öyleyse o hakikat söylüyor ve küfr-ü mutlaka, dinsizlere, zındıklara boyun eğmiyor, riyâkârlık etmiyor, dalkavukluk yapmıyor ve Kur'ân ve İslâmiyete te'sirli ve küllî bir hizmet yapıyor ki, onlar da Ona zulüm etmişler.” demişler.
Üstadımız Bediüzzaman hakkında, takdirkâr ve fazilet-perver zâtların takdirleri, bir senâdan ibaret değildir; bir vâkıadır; fiiliyât ve icraatının belki yüzden birisini kısaca âcizâne ve noksan bir tarzda nakletmektir.
