Biz Müslümanlar indimizde ve yanımızda din ve milliyet bizzat müttehiddir. İtibarî, zâhirî, ârızî bir ayrılık var. Belki din, milliyetin hayatı ve rûhudur. İkisine birbirinden ayrı ve farklı bakıldığı zaman; hamiyet-i diniye, avâm ve hàvâssa şâmil oluyor. Hamiyet-i milliye, yüzden birisine yani, menfaat-i şahsiyesini millete fedâ edene münhasır kalır. Öyle ise, hukuk-u umumiye içinde hamiyet-i diniye esâs olmalı. Hamiyet-i milliye, ona hàdim ve kuvvet ve kalesi olmalı.
Hususan, biz şarklılar, garblılar gibi değiliz. İçimizde kalblerde hâkim, hiss-i dinîdir. Kader-i Ezelî ekser Enbiyâyı şarkta göndermesi işâret ediyor ki, yalnız hiss-i dinî şarkı uyandırır, terakkîye sevkeder. Asr-ı Saâdet ve tâbiîn, bunun bir bürhân-ı kat'îsidir.
Ey bu hamiyet-i diniye ve milliyeden hangisine daha ziyâde ehemmiyet vermek lâzım geldiğini soran, bu şimendifer denilen medrese-i seyyârede ders arkadaşlarım! Ve şimdi, zamanın şimendiferinde istikbâl tarafına bizimle beraber giden bütün mektebliler! Size de derim ki:
“Hamiyet-i diniye ve İslâmiyet milliyeti, Türk ve Arab içinde tamamıyla mezcolmuş ve kàbil-i tefrik olamaz bir hâle gelmiş. Hamiyet-i İslâmiye, en kuvvetli ve metîn ve Arştan gelmiş bir zincir-i nurânîdir. Kırılmaz ve kopmaz bir urvetü'l-vüskàdır. Tahrib edilmez, mağlûb olmaz bir kudsî kaledir” dediğim vakit, o iki münevver mekteb muallimleri bana dediler:
– “Delilin nedir? Bu büyük da'vâya büyük bir hüccet ve gayet kuvvetli bir delil lâzım... Delil nedir?”
Birden şimendiferimiz tünelden çıktı. Biz de başımızı çıkardık, pencereden baktık. Altı yaşına girmemiş bir çocuğu şimendiferin tam geçeceği yolun yanında durmuş gördük. O iki muallim arkadaşlarıma dedim:
– İşte bu çocuk lisân-ı hâliyle suâlimize tam cevab veriyor. Benim bedelime o masûm çocuk bu seyyâr medresemizde üstadımız olsun. İşte lisân-ı hâli bu gelecek hakikati der:
Bakınız bu dâbbetü'l-arz, dehşetli hücum ve gürültüsü ve bağırmasıyla ve tünel deliğinden çıkıp hücum ettiği dakikada geçeceği yola bir metre yakınlıkta o çocuk duruyor. O dâbbetü'l-arz tehdidiyle ve hücumunun tahakkümü ile bağırarak tehdid ediyor. “Bana rast gelenlerin vay hâline!” dediği hâlde o masûm, yolunda duruyor. Mükemmel bir hürriyet ve hàrika bir cesâret ve kahramanlıkla, beş para onun tehdidine ehemmiyet vermiyor. Bu dâbbetü'l-arzın hücumunu istihfaf ediyor ve kahramancıklığıyla diyor:
“Ey şimendifer! Sen gök gürültüsü gibi bağırmanla beni korkutamazsın!”
