kadar ve bir neferden, büyük bir kumandana kadar tâifeler Nurcularda var. Bütün Nurcuların bu çok tâifelerinin umumen bütün maksadları, Kur'ân-ı Mecid’in hidayetinden ve hakàik-ı îmâniye ile nurlanmaktan ibarettir. Bütün çalışmaları, ilim ve irfan ve hakàik-ı îmâniyeyi neşretmektir. Bundan başka bir şey ile iştigâl ettikleri bilinmiyor. Yirmisekiz seneden beri dehşetli mahkemeler, dessâs ve kıskanç muârızlar bu kudsî hizmetten başka onlarda bir maksad bulamadıkları için onları mahkûm edemiyorlar ve dağıtamıyorlar. Ve Nurcular, müşterileri ve kendilerine tarafdârları aramaya kendilerini mecbur bilmiyorlar... “Vazifemiz hizmettir, müşterileri aramayız, onlar gelsinler bizi arasınlar, bulsunlar.” diyorlar. Kemiyete ehemmiyet vermiyorlar. Hakîki ihlâsı taşıyan bir adamı, yüz adama tercih ediyorlar.
Amma İhvân-ı Müslimîn ise; gerçi onlar da Nurcular gibi ulûm-u İslâmiye ve mârifet-i İslâmiye ve hakàik-ı îmâniyeye temessük etmek için insanları teşvik ve sevk ediyorlar; fakat vaziyet, memleket ve siyasete temâs iktizasıyla, ziyâdeleşmeye ve kemiyete ehemmiyet veriyorlar, tarafdârları arıyorlar.
Altıncı Fark: Hakîki ihlâslı Nurcular, menfaat-i maddiyeye ehemmiyet vermedikleri gibi, bir kısmı a'zamî iktisad ve kanâatle ve fakirü'l-hâl olmalarıyla beraber, sabır ve insanlardan istiğnâ ile ve Hizmet-i Kur'âniyede hakîki bir ihlâs ve fedâkârlıkla ve çok kesretli ve şiddetli ehl-i dalâlete karşı mağlûb olmamak için ve muhtaçları hakikate ve ihlâsa dâvet etmekte bir şübhe bırakmamak için ve rızâ-yı İlâhîden başka o hizmet-i kudsiyeyi hiçbir şeye âlet etmemek için bir cihette hayat-ı ictimâiye fâidelerinden çekiniyorlar.
Amma İhvân-ı Müslimîn ise; onlar da hakikaten maksad itibariyle aynı mâhiyette oldukları hâlde, mekân ve mevzû ve bazı esbâb sebebiyle Nur Talebeleri gibi dünyayı terkedemiyorlar, a'zamî fedâkârlığa kendilerini mecbur bilmiyorlar.
İsâ Abdülkadir ∗∗∗
