kurtulmaklığıma; hattâ saâdet-i ebediyeme vesile yapmaklığıma yâhut her hangi bir maksada âlet yapmaklığıma manevî gayet kuvvetli mânialar beni men'ediyordu.
Bu derûnî hisler ve ilhâmlar, beni hayretler içinde bırakıyordu. Herkesin hoşlandığı manevî makàmâtı ve uhrevî saâdetleri, a'mâl-i sâliha ile kazanmak ve bu yola müteveccih olmak hem meşrû hakkı olduğu, hem de hiç kimseye hiçbir zararı bulunmadığı hâlde; ben, rûhen ve kalben men'ediliyordum. Rızâ-yı İlâhîden başka, fıtrî vazife-i ilmiyenin sevkiyle, yalnız ve yalnız îmâna hizmet hususu bana gösterildi.
Çünkü, şimdi bu zamanda, hiçbir şeye âlet ve tâbi olmayan ve her gayenin fevkınde olan hakàik-ı îmâniyeyi; fıtrî ubûdiyetle bilmeyenlere ve bilmek ihtiyacında olanlara te'sirli bir sûrette bildirmek; bu keşmekeş dünyasında îmânı kurtaracak ve muannidlere kat'î kanâat verecek bir tarzda –yani, hiçbir şeye âlet olmayacak bir tarzda– bir Kur'ân dersi vermek lâzımdır ki; küfr-ü mutlakı ve mütemerrid ve inatçı dalâleti kırsın; herkese kat'î kanâat verebilsin.
Bu kanâat da, bu zamanda, bu şerâit dâhilinde; dinin hiçbir şahsî, uhrevî ve dünyevî, maddî ve manevî bir şeye âlet edilmediğini bilmekle husûle gelebilir. Yoksa, komitecilik ve cem'iyetçilikten tevellüd eden dehşetli dinsizlik şahsiyet-i maneviyesine karşı çıkan bir şahıs, en büyük manevî bir mertebede bulunsa, yine vesveseleri bütün bütün izâle edemez. Çünkü, îmâna girmek isteyen muannidin nefsi ve enesi diyebilir ki: “O şahıs, dehâsıyla, hàrika makamıyla bizi kandırdı.” Böyle der ve içinde şübhesi kalır.
Allah’a binlerce şükürler olsun ki, yirmisekiz senedir dini siyasete âlet ittihamı altında, kader-i İlâhî, ihtiyarım haricinde, dini hiçbir şahsî şeye âlet etmemek için beşerin zâlimâne eliyle mahz-ı adâlet olarak beni tokatlıyor, îkaz ediyor. “Sakın!” diyor, “îmân hakikatini kendi şahsına âlet yapma. Tâ ki, îmâna muhtaç olanlar anlasınlar ki; yalnız hakikat konuşuyor. Nefsin evhâmı, şeytanın desîseleri kalmasın, sussun!”
İşte, Nur Risalelerinin büyük denizlerin büyük dalgaları gibi gönüller üzerinde husûle getirdiği heyecanın, kalblerde ve rûhlarda yaptığı te'sirin sırrı budur, başka bir şey değil. Risale-i Nur’un bahsettiği hakikatlerin aynını; binlerce âlimler, yüz binlerce kitaplar daha belîğâne neşrettikleri hâlde, yine küfr-ü mutlakı durduramıyorlar. Küfr-ü mutlakla mücâdelede, bu kadar ağır şerâit altında, Risale-i Nur, bir derece muvaffak oluyorsa, bunun sırrı işte budur. Said yoktur, Said’in kudret ve ehliyeti de yoktur. Konuşan yalnız hakikattir, hakikat-i îmâniyedir.
Mâdem ki nur-u hakikat, îmâna muhtaç gönüllerde te'sirini yapıyor; bir Said değil, bin Said fedâ olsun. Yirmisekiz sene çektiğim ezâ ve cefâlar,
