İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 617 / 683
617

Medrese-i Nuriyesine yaklaşırken kendini tutamadı, mübârek gözlerinden yaşlar boşandı. Haşmetli çınar ağacı da âdeta kendisini selâmlıyordu. Bir vakitler, yani Barla’da sekiz sene ikametten sonra Isparta’ya celb edilmişti. O zamanki gidişinde mübârek çınar ağacı Üstadı ma'nen teşyî' etmiş, haşmetli kanatları olan dallarının Cenâb-ı Hakk’a olan secdevâri ubûdiyetiyle Üstadı uğurlamıştı. Bu defa da yine uzun bir müfârakattan sonra tekrar Üstada kavuşmanın sürûru içinde Hàlık-ı Rahmâna secde-i şükrâna kapanıyordu. Üstad, o mübârek çınar ağacına sarılmış, yanındaki talebelerine ve ahâliye kendisini yalnız bırakmalarını söylemişti; zâten göz yaşlarını tutamıyordu. Sonra, Nur Dershânesi olan odasına girdi ve iki saat kadar kaldı, hazîn ağlayışı dışarıdan işitiliyordu.

Evet, şübhesiz Rahmet-i İlâhiyenin nihâyetsiz tecellîlerine mazhardı. Bir zamanlar Şarkî Anadolu’dan Isparta havâlisine sürülmüştü... Isparta’dan da, dağlar arasındaki Barla Nahiyesi’ne nefyedilmişti; burada ölüp gidecekti. Eski tarihçe-i hayatının şehâdetiyle çok kahraman ve fedâkâr olan bu zât, doğrudan doğruya Kur'ân-ı Hakîm’in hakikatlerini benimseyen, ferdî ve millî saâdeti, İslâmiyet hakikatlerine sarılmakta gören ve bunu haykıran ve delâil-i akliye ile ilim meydânına çıkan bir kimse idi.

Üç devir geçirmiş, cebbâr kumandanlara boyun eğmemiş, kudsî da'vâsından dönmemiş; yaralanmış, zehirlenmiş, ölmemiş; dağlar gibi hâdiselerin dalgalarından yılmamıştı... Milletleri, kavimleri içine alan, zihniyet ve telâkkileri değiştiren, asr-ı hâzırın cereyanları, bu zâtı Kur'ân ve îmân da'vâsındaki yolundan çevirememişti. O, rûhundaki şecâat-i îmâniye ile kat'î inanıyordu ki, da'vâ ettiği hakikat bir gün milletçe benimsenecek; bir Said, binler, belki yüzbinler Said olacak. İnsanlık câmiasında neşrettiği hakàik-ı îmâniyenin fütûhâtı ve inkişafı başlayacak ve âfâk-ı İslâmı saran zulmet bulutları Kur'ândan eline verilen bu meş'ale-i hidayetle dağıtılacak; ölmeye yüz tutmuş zannedilen îmân rûhu yeniden canlanacak; canlara can katacak, ma'nen ölmeye yüz tutan millet-i İslâmiyeyi ihyâ edecek; âleme efendi olan İslâmiyetin –biiznillâh– cihana efendiliğinin maddî manevî mübeşşiri olacaktı.

İşte, bu kudsî hakikatin hâmili ve nâşiri olan ve hakikatte bugünkü beşeriyetin medâr-ı iftiharı bulunan bu azîz zât, din düşmanlarının plânıyla –vaktiyle– bu beldeye gönderilmiş, Anadolu’da te'sis ettirilen rejimin aleyhinde bulunmasına, fiilî müdâhalesine mümânaat olunmuştu. Heyhât! Esâsen kendisi siyasetten çekilmişti; ehl-i dünyanın dünyasına karışmıyordu. O, istikbâli nurlandıracak bir hakikatin te'lif ve neşrine çalışıyordu. Kâinâtın sâhibi ve hâdiselerin mutasarrıfı olan Allah, O’nun hâmîsi, muîni ve yardımcısı idi.

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.